Breaking News

Canlıların Yaradılışı: Virüslerdeki Teknolojiden Üstün Mekanizmalar


 1. Virüslerin Kullandığı Teknikler ve Koronavirüs Salgını Evrime Delil Değildir

2. Virüsler: Çoğalmak İçin Tasarlanmış Nanomakineler
3. Virüslerin Karşısındaki Ordu: Savunma Sistemimiz
4. Virüslerdeki Muhteşem Teknikler
5. Virüslerdeki Bilgi Evrimi Savunanları Çaresiz Bırakıyor

Canlılar dünyasında büyüklük önemli bir özellik. Normalde, ne kadar büyük olursanız düşmanınız o kadar daha az oluyor. Mesela filler, zürafalar, balinalar ceylanlardan ya da tavşanlardan daha güvendedirler.
Peki çok daha küçükseniz? Mesela büyüklüğünüz 1 nanometre, yani milimetrenin milyonda biri kadar ise durum çok daha farklı bir hal alabiliyor: küçüklerin en küçüğü, kendinden kat kat büyükler için ciddi bir tehdit haline gelebiliyor.
Koronavirüs de dahil olmak üzere pek çok virüsün boyu milimetrenin 20 binde biri ile 5 binde biri arasında değişiyor. Virüsler bu kadar küçük olmalarına karşın kendilerinden 40 hatta 100 kat büyük bir hücre için oldukça tehlikeliler.


İnsanları hasta eden en küçük organizma Covid-19 gibi virüsler değildir. Nükleik asitler, yani DNA ve RNA’sı olmayan prionlar en küçük virüslerden bile en az 100 kat daha küçüktür. Buna rağmen prionlar “deli dana” gibi çok tehlikeli hastalıklara yol açabilmektedir.

Virüsleri canlı türü olarak gruplandırmak doğru olmaz. Çünkü beslenme, üreme vb. gibi canlılık özellikleri göstermezler. Ayrıca -hücrelerden farklı olarak- virüslerin yapılarında organeller bulunmaz, yani kendi başlarına çoğalmalarını sağlayacak biyokimyasal araçlara sahip değildirler. Dolayısıyla bir virüs kendi başına çoğalamaz; ancak bir canlının hücresine girip yerleşince burada üreyebilir.(1)

Bu nedenle virüsler için “canlı” yerine, “moleküler makineler” demek daha doğru olacaktır. Virüslerin moleküllerden oluşan bir parçalar bütünü olması onları asla basit ya da ilkel olarak nitelendirmeyi haklı çıkarmaz. Çünkü virüsler, kendilerinden çok daha karmaşık yapılı hücrelere karşı oldukça şaşırtıcı bir etkinliğe sahip olarak yaratılmışlardır.


Bizi hasta eden, soluğumuzu kesen koronavirüsün boyu 1 milimetrenin yalnızca 8 binde biri kadar. Virüsler çok küçük olmaları nedeniyle sıradan ışık mikroskopları ile görülemezler. Ama ihtiyaç duyduğu sistemlere ulaşması için üzerinde ‘hücrenin kapılarını açmayı sağlayan’ glikoprotein isimli özel anahtarlar ile yaratılmışlardır.

1. VİRÜSLERİN KULLANDIĞI TEKNİKLER VE KORONAVİRÜS SALGINI EVRİME DELİL DEĞİLDİR
Çin’de başlayan koronavirüs salgınının sözde evrime örnek olduğu yanılgısına kapılan kişilerle karşılaşabiliyoruz. Salgınla etkili bir şekilde mücadele edilememesinin sebebinin mutasyonlar olduğu, sözde evrimin bu mekanizma ile yeni, güçlü ve gelişmiş bir virüs ortaya çıkardığı iddia ediliyor. Oysa yaşanan koronavirüs salgının evrimle hiçbir ilgisi yoktur. Mutasyonların da evrime delil oluşturabilecek bir yanı asla yoktur.
Öncelikle, az önce de söylediğimiz gibi- virüs canlı bir organizma değil, cansız bir yapıdır. Hücreye girebileceği mekanizmalarla donatılmış bir genetik paket olarak yaratılmıştır. Bu genetik bilgide ise o virüsün üretim planları kodludur. Virüs -çok hassas yaratılmış olan moleküler mekanizmalar sayesinde- insan, hayvan ya da bitkiye ait olsun, canlı herhangi bir hücreye bu genetik bilgiyi sezdirmeden aktarır ve hücreyi o virüsü üreten bir fabrika haline getirir. Tüm bunları yaparken, öte yandan, vücudun savunma sistemine karşı son derece karmaşık bir mücadele verir.
İşte bu hassas aşamalar, yani virüsün hücrenin savunmasını aşabilmesi ve yönetim merkezini ele geçirerek onu köle haline getirebilmesi hiçbir şekilde tesadüflerle açıklanamaz. Böyle bir strateji ancak adımları daha önceden öngörülen çok basamaklı bir hesaplama yapacak bir aklı, üstün bir genetik bilgisini, derinlemesine bir biyokimya bilgisini ve tabii ki atomlar arası etkileşimi yani kuantum mekaniğini bilmeyi gerektirir. Burada var olan “bilgi” ve “akıl” tesadüflerle oluşamaz. Hem vücudun savunma sistemi hem de virüsler büyük hikmetlerle Üstün Yaratıcımız olan Allah tarafından yaratılmışlardır.

Viral Enfeksiyon: Üstün Akıl Ürünü İşgal Stratejisi

Hücre zarı, üzerindeki algılayıcı proteinler sayesinde yabancı veya zararlı her moleküler yapı için en büyük engeldir. Virüs önce bu sınır kapısından geçmelidir. Bunun için de dostu düşmandan ayırt eden zarın üzerindeki algılayıcı proteinleri kandırabilmesi gerekir.
İşte bu noktada, bu amaç için anahtar görevi gören özel proteinleri, virüs yüzeyine yerleştirilmiş olarak hazır buluruz. Bu anahtarlar hücre zarındaki algılayıcılara kusursuz bir şekilde kilitlenirler. Moleküler düzeydeki bu hassas kenetlenme virüsün “yabancı bir yapı olmadığı” anlamına gelir ve hücrenin kapıları virüse tamamen açılır.
Hemen sonra virüsün taşıdığı DNA veya RNA zinciri şeklindeki genetik bilgi tüm engelleri aşarak hücre çekirdeğine taşınır. Hücre bir anda kendi içinde bulduğu virüse ait genetik zinciri kendi DNA’sı gibi görür. Bundan dolayı, kodlanmış emirleri yerine getirmeye başladığında kendisi için gerekli olan proteinler vb. yerine; binlerce, milyonlarca virüs üretmiş olur.
Durmaksızın virüs üreten hücre kısa süre sonra şişip patlar. Etrafa dağılan virüsler diğer hücrelerin içine girip onları da aynı şekilde ele geçirirler. Bu işgal süreci ancak savunma sisteminin virüse karşı mücadelede “düşmana özel mermiler” (antikorlar) geliştirip topyekün bir mücadeleye girişmesi ile yavaşlatılır ve durdurulur.
Açıktır ki; görecek gözü, düşünecek beyni olmayan, çalışan herhangi bir organeli olmadığı için de biyolojide “cansız” kabul edilen virüslerin, kusursuz işleyen böyle bir planı kendilerinin geliştirdiği hiçbir şekilde iddia edilemez. Gözle görülemeyecek kadar küçük olan virüsler öğrenme, düşünme, akıl etme gibi özellikler gösteremez. Tüm bunları yaratan Allah’tır. Hücre, virüs ve savunma sistemi her yönüyle birer yaratılış mucizesidir. Ve detaylara indikçe Üstün Yaratıcımız olan Allah’a olan hayranlığımızı kat kat arttıran özellikler göstermektedirler. Kuran’da şöyle buyurulur:
Ne göklerde, ne yerde zerre ağırlığınca bir şey O’ndan (Allah’tan) gizli kalmaz. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de, istisnasız olarak hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır. (Sebe Suresi, 3)
Virüsler, vücudumuzdaki hücreleri kendileri için üretim merkezi haline getirebilir, bu merkezleri kamufle edebilir, hücrelerimiz arasındaki haberleşmeyi bozabilir, savunma sistemimizin silah üretimini tahrip edebilirler.


Evrim Teorisi’nin İhtiyacı olan Ütopik Mekanizma “Mutasyon” değildir

Evrim teorisi taraftarları, bir türün yeni bir türe dönüştüğü şeklinde hiçbir bilimsel delil içermeyen bir iddia içindedirler. Türden türe hayalî dönüşüm için gerekli olan “yeni” bir bilginin, yani “yeni” bir kod diziliminin ortaya çıkışını da mutasyona yüklemeye çalışırlar. Halbuki mutasyonların “yeni” bir bilgi ortaya çıkarması imkansızdır.
Mutasyon; DNA zinciri üzerindeki kopmalar, eksilmeler veya yer değiştirmelerdir. Her ne kadar evrim taraftarları mutasyonu adeta sihirli bir mekanizma olarak göstermeye çalışsalar da, mutasyon aslında zaten var olan bir genetik kod üzerindeki yer değişiklikleridir. Yani mutasyonlar sadece bilginin (genetik kodun) yerini değiştirir ya da bilgiyi bozar; ortaya yeni bir bilgi (genetik kod) çıkaramaz.
DNA zincirindeki hassas anlamlı kod dizilimi; ultraviyole veya radyasyon gibi zararlı dış etkenlerle mutasyona uğrar. Yani mutasyon, evrimcilerin iddia ettiği “evrimleştirici hayalî mekanizma” olamaz. Çünkü canlılar evrim geçirmemiş, Yüce Yaratıcımız olan Allah tarafından yaratılmışlardır.


Mutasyonlar ya da evrimcilerin iddia ettiği herhangi bir mekanizma asla evrimleştirici özellik göstermez; çünkü canlılar evrim geçirmemiş, Yüce Yaratıcımız olan Allah tarafından yaratılmışlardır. Milyonlarca fosil kaydı, canlıların evrim geçirmeden yaratıldığını göstermektedir. Resimlerde mutasyona uğramış canlıların nasıl sakat kaldıkları ya da deforme oldukları görülüyor.

Mutasyonlarla Hiç Yoktan Yeni bir Genetik Kod Ortaya Çıkmaz

İnsanlarda düzenli mevsimsel salgınlara yol açan grip virüsleri, genetik olarak çok değişken bir yapıdadır ve bu sayede vücudun savunma mekanizmalarından kolaylıkla kaçabilirler. Çünkü grip virüslerinde, hücrelerdeki gibi “üretilen genleri denetleme ve hataları düzeltme” özelliği yoktur.
Normal şartlarda hücre, genetik kod kopyalanırken oluşan farklılıkları düzeltip genlerin kusursuz yapısını koruyan harika bir sistemle yaratılmıştır. Grip virüsünde bu sistem yoktur. Bu nedenle virüs çoğalırken sahip olduğu orijinal genetik düzende bozulmalar olur.
Virüs çoğalırken genetik yapısının çok sık değişmesi neticesinde savunma sistemimizin “tanı ve yok et” düsturu etkisiz kalır. Çünkü savunma sistemi; vücuda giren moleküller, virüsler ya da bakteriler gibi yabancı unsurları “tanıyarak” bunlara karşı savaşmayı esas alan bir işleyişe sahiptir.


Bilim insanları, vücuda girdiğinde savunma sistemi tarafından antikor üretimine yol açan ve bakteri ya da virüs gibi unsurlarda da bulunabilen yabancı molekülleri antijen olarak isimlendirmektedirler.
Virüslerde otomatik düzeltme sisteminin yaratılmamış olması, genetik kodun orijinalini bozmakta, yani mutasyona neden olmaktadır. Virüslerde ise 2 çeşit mutasyon görülür:
I) Antijen Geçişi (shift): Buna “antijen değiş tokuşu” diyebiliriz. Yalnızca İnfluenza A Grip virüsünde gözlemlenen bir durumdur.(2) Hayvan hücresinin içinde çoğaldığı sırada virüsün taşıdığı genetik pakete, içinde çoğaldığı hayvanın antijenleri (3) de geçer.
İnfluenza A virüsünde 8 ayrı genetik kısım vardır. Bu kısımlar virüsün konakladığı canlılardan aldığı antijenlerin virüse eklenmesiyle değişim gösterebilir. Bu durum, virüsün yüzeyindeki anahtar proteinlerin de değişmesi anlamına gelir. Böylece, savunma sistemimizin daha önce karşılaşmadığı ve bu virüse özel mermi (antikor) üretmemiş olduğu farklı yüzey proteinlerine dönüşmüş olur. Yeni antikor üretilene kadar da vücutta grip hastalığının etkileri görülür.
Bu durum dünya çapında yeni bir grip salgınına, yani pandemiye sebep olur. Her sene görülen mevsimsel gribin yanı sıra, kuş gribi ve domuz gribi gibi ciddi etkileri olan salgınlar, bu tip bir mutasyonun ürünü olan influenza A virüsleri nedeniyle yaşanmaktadır.
Dikkat edilirse, burada virüsün genetik paketine başka canlılardan eklenen hazır genetik materyaller söz konusudur. Yoksa virüste oluşan “yeni” bir genetik bilgi yoktur. Daha da önemlisi, değişen İnfluenza A virüsünün “geliştiği” de söylenemez. Sadece, vücudumuzdaki savunma sisteminin henüz tanımadığı yeni bir yapı haline gelmiştir; ve vücudumuz bu yeni virüsü analiz ettiğinde yine gribi yener. Özetle, virüslerin mutasyonunda hiçbir yönüyle bir evrimleşme söz konusu değildir.


Mutasyon geçiren grip virüsünün “geliştiği” söylenemez. Sadece, vücudumuzdaki savunma sisteminin henüz tanımadığı yeni bir yapı haline gelmiştir. Virüslerin mutasyonunda hiçbir yönüyle bir evrimleşme söz konusu değildir.

II) Antijen Sürüklenmesi (drift): Bu mutasyon tipinde de, virüsün taşıdığı genetik zinciri oluşturan kodlar kendi aralarında yer değiştirir veya eksilir. Bu durumda, virüsün yüzeyindeki anahtar proteinler yine farklı üretilmiş olurlar. Bu takdirde antikorlarımız bağlanabilecekleri yüzey proteinini bulamazlar. Çünkü savunma sistemimizin geliştirdiği antikorlar bir önceki kapıyı açan bir anahtar gibidir; değişen kapının kilidine uymaz.
Sonuçta virüs savunma sistemimizi atlatarak, tanınmadan hücre içine sızabilir. Böylece aynı virüsün her seferinde farklı bir varyasyonu, yani farklı bir çeşidi insanlara bulaşır.


Bir virüsün bazen bir gemi kaptanı, bazen pilot, bazen de tank sürücüsü gibi ortaya çıkarak karşısındaki savunma sistemini atlatması, Allah’ın ona verdiği mükemmel özellikler sayesinde mümkün olmaktadır.

Virüslerin Moleküler Mekanizmaları Allah’ın Yaratışının Delilidir


Görüldüğü gibi virüslerde görülen her iki mutasyon tipi de detaylı incelendiğinde evrimleştirici birer mekanizma olmadıkları anlaşılmaktadır. Her iki durumda da virüsün sıfırdan geliştirdiği YENİ bir genetik kod YOKTUR.
Yine bazı evrimcilerin iddia ettiği gibi virüsün “adapte” olması, güya strateji geliştirerek ortama ayak uydurması söz konusu değildir. Virüsün kendi kendine yeni bir saldırı stratejisi geliştirdiği de iddia edilemez. Daha önce savunma sistemimiz tarafından tanınır durumda iken, tanınmamak için kendini kasten değiştirdiği şeklinde bir anlatımın da masal olmaktan öte bir bilimsel değeri yoktur. Çünkü daha önce anlattığımız gibi, virüs kendi DNA’sını kopyalarken, içinde bulunduğu vücudun kendi DNA’sının araya girmesini kendi kontrol edememektedir.
Evrimcilerin virüs gibi cansız yapılara güç ve benlik verip “kendini değiştiriyor, geliştiriyor, güçleniyor, çok akıllı, çok zeki” demeleri batıl bir bakış açısına sahip olduklarını gösterir. Çünkü cansız maddelere güç atfetme PAGAN DİNİNİN bilinen yaygın bir tezahürüdür.
Şu bir gerçektir ki, virüsler donatıldıkları teknoloji ötesi eşsiz moleküler mekanizmaları ile, her şeyi bilen, her şeye hakim, sonsuz akıl sahibi Yüce Yaratıcı’nın, Allah’ın yaratışının açık birer kanıtıdırlar. Kuran’da tüm kainatın Allah’ın dilemesiyle yaratıldığı şöyle buyurulmaktadır:
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca ‘OL’ der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi,117)

Hayvandan İnsana Geçen Koronavirüs Salgını Gerçeği


Hatırlatmamız gerekir ki, yapılan bazı yanlış yorumların aksine, koronavirüs; grip enfeksiyonuna yol açan bir İnfluenza virüsü değildir. Koronavirüsler genellikle hayvanlarda enfeksiyon yapan bir virüs grubudur. Bilinen 7 farklı tipi bulunur ve bugüne dek yalnızca üçünün hayvanlardan insana geçip enfeksiyon yaptığını görmüş bulunuyoruz. Bunlar MERS, SARS ve son olarak da Çin’de baş gösteren “2019NovelCoronavirüs” yani COVID-19’dur.

2. VİRÜSLER: ÇOĞALMAK İÇİN TASARLANMIŞ NANOMAKİNELER


Bir virüsün ana etkinliği çoğalmaktır. Virüste yaratılmış olan diğer tüm etkinlikler bunu destekleyici nitelikteki yan etkinliklerdir.
Virüslerin çoğalmasında iki tip kalıtım malzemesi rol alır. Bunlar DNA veya RNA’dır. DNA, tüm organizmalar ve bazı virüslerin canlılık işlevleri ve biyolojik gelişmeleri için gerekli olan genetik talimatları taşıyan bir nükleik asittir. DNA’nın başlıca rolü; bilginin uzun süreli saklanmasıdır.
RNA, DNA’ya çok benzer olmakla beraber bazı yapısal ayrıntılarında farklılık gösterir. Hücre içinde RNA genelde tek zincirli, DNA ise genelde çift zincirlidir. İkisi de çoğalma amaçlı işlemlerde oldukça önemli görevler üstlecek şekilde yaratılmıştır. Örneğin RNA olmasaydı, canlıların temel yapı taşları olan proteinler üretilemezdi.
Bir virüste RNA ve DNA’nın ikisi birden bulunmaz. Bu nedenler virüsler DNA virüsleri veya RNA virüsleri olarak sınıflandırılırlar.
DNA virüsleri: Genetik madde olarak DNA bulunduran ve replikasyon için DNA’ya bağımlı DNA polimeraz enzimine gereksinim duyan virüslerdir. Nükleik asitleri genellikle çift iplikçikli DNA yapısındadır.
RNA virüsleri: Genetik materyali RNA olan virüslere RNA-virüsü denir. Nükleik asitleri genellikle tek iplikçikli RNA yapısındadır ancak çift iplikçikli olanlar da mevcuttur. İnsanda önemli hastalıklara neden olan RNA-virüslerine örnekler, Ebola virüsü, SARS (koronavirüs), Soğuk algınlığı virüsleri ve İnfluenza virüsleri, Hepatit C, Batı Nil virüsü, Polio-virus (çocuk felci) ve kızamık virüsüdür.
Virüslerde çekirdek ve yaşamsal olaylardan sorumlu sitoplazma yoktur. Bundan dolayı, virüslerin yönetici molekülünü (genomunu) oluşturan DNA veya RNA’yı çevreleyerek dış etkilerden koruyan da kapsit denen bir protein kılıfıdır.
Bir virüs, vücudun hücresine girdiğinde, bu konak hücrenin biyokimyasal molekül üretim işlemlerini adeta bir bilgisayar virüsü gibi ele geçirir. Bu sayede konak hücreyi virüsü kopyalamaya zorlar.
Virüsün hücre içine enjekte ettiği DNA ya da RNA, hücre çekirdeğinde adeta hücrenin ÖZ DNAsı gibi okunur ve buradaki emirler aynen üretime yansır. Virüsün genetik kodunda virüsün topyekûn üretim planı yazılıdır, dolayısıyla bu kod okunduğunda virüs üretilmiş olur.


Virüsler içlerindeki kalıtım malzemelerini bir konak hücrenin içine bırakırlar.
Daha sonra bu malzemeler aracılığı ile hücre içinde kendi kopyalarının üretilmesini sağlarlar.

Bu üretim sırasında hücre, içinde halihazırda bulunan bazı maddeler kullanılarak virüsün sayısız yeni kopyasını oluşturulur. Yani virüsler hücrede kendilerinin “fotokopisini” çekerler. Bu sayede hücre, çok kısa bir sürede virüs üreten bir fabrika haline dönüşür.
Çok hızlı bir biçimde ve aşırı miktarlarda gerçekleşen üretim sonucunda hücre içinde çok sayıda virüs birikmeye başlar. Bu birikim nedeniyle hücre giderek şişer ve nihayetinde de patlayarak ölür. Yeni üretilen virüsler de etrafa saçılır ve daha fazla sayıda hücreye bulaşırlar. Çoğalan virüsler, bulundukları yerde hastalık belirtilerine yol açarlar. Örneğin virüsler akciğerlerdeyse (veya akciğerlere ulaşabilirlerse), buradaki mukus tabakası içinde çoğalmaya devam ederler. Bu da ciddi solunum sıkıntılarına yol açabilir.

Virüsler çok hızlı çoğalır. Örneğin bir picornavirüsün girdiği bir hücreden 8 saat sonra 100 bin virüs ürer. Gün sonunda sadece 1 virüsten 10 üzeri 15 tane virüs üremiş olur ki bu sayı neredeyse Dünya’nın kumsallarındaki kum tanelerinin sayısı kadardır.
Virüsün hücrede “üretim” yapabiliyor olmasının muhteşem yaratılmış bir sistem olduğunu bir benzetme ile anlatalım. Üretim; mühendislik ve endüstride çok önemli bir süreçtir. Çok çeşitli aşamalardan oluşur, uzun ve kapsamlı bir çalışma gerektirir.
Diyelim ki silahlı bir askeri araç üretmek istiyorsunuz. Bunun için aracın ağırlığı ve taşıma kapasitesini bilmelisiniz ki motor hacmini ona göre ayarlayın. Bunun için de taşıyacağı personel sayısı, cephane miktarı ve zırhının ağırlığını bilmek zorundasınız. Tüm bunları da bilmeniz yetmez. Koltuk kumaşından motor vidasına kadar aracı oluşturan tüm unsurları nasıl üreteceğinizi veya nereden temin edeceğinizi de bilmelisiniz.


Koronavirüs bir F-35’ten çok daha yeteneklidir. Hiçbir F-35, düşmanın uçak fabrikasına girip buradaki üretimi kendisini milyonlarca adet çoğaltacak şekilde değiştiremez. Allah’ın yaratma sanatı ve ilmi sonsuzdur.

Başarılı üretimde hataya yer yoktur. Zırhlı aracın her aksamını en ufak noktasına kadar başarı ile planlayıp üretseniz ama araçtaki namlu çapını mevcut mermilere uymayan bir çapta yapsanız, tüm o doğruların bir anlamı olmayacak, araç işe yaramaz olacaktır.
Hal böyle iken göz, kulak, el, beyin hatta beyindeki tek bir sinir hücresinin mevcut olmadığı bir virüsün hücredeki üretimin yapıldığı yeri ve buradaki üretim sürecini bilerek kullanmasının ne kadar büyük bir mucize olduğu ortadadır.
Virüs, bir zırhlı araçtan çok daha karmaşıktır. Buna rağmen virüs için çalışan mühendisler, tedarik uzmanları, montaj elemanları ya da sevkiyat araçları yoktur; ama Allah’ın dilemesiyle dünyanın en karmaşık yapılarından bir olan hücreyi kendisi için nasıl bir üretim merkezi haline getireceğini gayet iyi bilmektedir.
Tüm bu bilgiler sonucunda insana düşen Üstün Yaratıcımız olan Allah’a hayranlık duymak ve O’nu yüceltmektir.

3. VİRÜSLERİN KARŞISINDAKİ ORDU: SAVUNMA SİSTEMİMİZ


“Bağışıklık sistemi” ya da “immun sistem” olarak da bilinen savunma sistemini kısaca, “vücudu dışarıdan gelecek tüm düşmanlara karşı koruyan, son derece disiplinli, çalışkan ve düzenli bir ordu” olarak tanımlayabiliriz. Bu orduda ön cephelerde savaşan elemanların görevi, mantar, bakteri, virüs gibi düşmanların vücuda girmesini engellemektir.
Bir yandan virüsler çoğalmak için başka hücrelere ihtiyaç duyarken, diğer yandan vücudun savunma sistemi tüm hücreleri korumaktadır. Üstelik vücudun savunma sistemi haricinde, hücrelerin de kendilerini virüslere karşı koruyan çeşitli bariyerleri mevcuttur. Virüslerin hücreye kıyasla daha sade bir yapısı olduğunu da düşününce, bu durumda virüslerin çoğalmasını imkânsız sanabilirsiniz. Ne var ki mükemmel savunma sistemini yaratan Yüce Allah, virüsleri de kendilerine karşı alınmış tedbirleri atlatmaya yarayan çeşitli atlatma teknikleri ile yaratmıştır. Bu nedenle vücudumuzda virüsler ile savunma sistemi arasında büyük bir mücadele yaşanır.


Koronavirüs bir hücreye girdiğinde o hücre yüzeyini bıraktığı 2 protein ile işaretler. Başka virüsler hücreye ulaştığında bu 2 protein onları, virüsle işgal edilmemiş diğer hücrelere doğru uzaklaştırırlar. Böylece virüs hiç vakit kaybetmeden hücreleri hızla enfekte eder. Fotoğrafta bir hücreye (yeşil) bağlanmış Koronavirüs (kırmızı) ve bağlanmak için hücre arayan diğer virüsler görünmektedir.
Hastalıklara karşı vücudumuzun verdiği mücadele, kendi vücudumuzda yaşandığı halde bizim bilgimiz dışında gelişmektedir. Bu da her şeyin Allah’ın kontrolünde yaratıldığının bir göstergesidir. Savunma sistemimiz, Allah’ın Şafi (Şifa Veren) isminin bir tecellisidir. Sağlığı verenin Allah olduğu Kuran’da şöyle buyurulur:
Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur;” (Şuara Suresi, 80)
Virüsler ile vücudumuzun savunma sistemi arasında geçen hayranlık uyandırıcı mücadeleyi anlatmadan önce, savunma sistemimizin harika yaratılmış olan yapısından özetle bahsedelim.


Savunma Sisteminin Unsurları


Sayıları bir trilyon civarında olan akyuvarlar, ileri derecede özelleşmiş bir savunma ordusu oluştururlar. Bu ordunun en önemli elemanları ve bir düşmanla savaş sırasında üstlendikleri görevleri aşağıda belirtilmiştir.
Makrofaj: Bir gözcü ve ön saflardaki savunma hücresidir. Kandaki her türlü yabancı maddeyi yutar ve sindirir. Yabancı bir organizma ile karşılaşınca yardımcı T hücrelerini olay yerine çağırır.
Yardımcı T Hücresi: Savunma sisteminin yöneticisi görevini üstlenmiştir. Düşmanı saptadıktan sonra dalak ve lenf bezlerine gider ve diğer hücreleri hastalık etkeni ile savaşmak üzere uyarır.
Öldürücü T Hücresi: Yardımcı T hücresi tarafından uyarılan bu hücre, yabancı organizmaların işgal ettiği hücreleri ve kanser hücrelerini yok eder.
B Hücresi: Biyolojik silah fabrikaları olan bu hücreler dalak ve lenf bezlerinde bulunurlar. Yardımcı T hücreleri tarafından uyarılınca “antikor” denen güçlü kimyasal silahlar üretirler.
Antikor: Y şeklindeki bu protein molekülü, hastalık etkenine yapışarak onu etkisiz hale getirir ve yok edici hücreler için hedef haline getirir.
Baskılayıcı T Hücresi: T hücrelerinin bu üçüncü tipi diğer T ve B hücrelerinin etkinliklerini yavaşlatır veya durdurur. Yani hastalık yenildikten sonra saldırının durmasını sağlar.
Bellek Hücresi: Bir hastalık ilk kez geçirildiğinde oluşturulan savunma hücresidir. Yıllarca vücutta kalır ve böylece aynı hastalık etkeniyle tekrar karşılaştığında savunmanın çok süratli ve etkili olmasını sağlar.


HIV gibi bazı virüsler, savunma sisteminin hücrelerini “özellikle” hedef alırlar. Çünkü savunma sisteminin anahtarı niteliğindeki bu hücreleri güçsüz bırakmak varlıklarını devam ettirmelerinin garantisidir. Bu karşı tarafın ordusunu ve istihbaratını çökertmek ile eşanlamlıdır. Fotoğrafta Savunma sisteminin bir üyesi olan T hücresini enfekte eden HIV virüsleri (sarı) görülmektedir.

Savunma sistemimizi bir orduya benzetecek olursak; bu, şu ana kadar hiçbir ülkenin sahip olamadığı harika bir ordu olurdu. Başarılı bir savunma yapabilmesi için bir ordunun istihbarat, ulaştırma, bakım, sağlık, haberleşme gibi çok konuda tam yetkin olması şarttır. Eğitimli askerler, geliştirilen ince stratejiler, üstün teknoloji silahlar, tam itaatkar bir ordu ile savunma sistemimiz, dünyanın en iyi ordularıyla kıyaslanamayacak kadar muhteşemdir.
Vücudumuzda milyarlarca askerden oluşan büyük bir ordu var! Bunun, kendi vücudunda böyle bir ordunun varlığından bile haberdar olmayan insanlar tarafından sözde hayalî evrim süreçleri ile oluştuğunu iddia etmek gülünçtür. Savunma sistemimiz Üstün Yaratıcımız olan Allah tarafından var edilmiştir.
Savunma sistemini oldukça üstün yaratılmış donanımlara sahip bir ordu, virüsleri de onun düşmanı gibi düşündüğümüzde olağanüstü bir manzara ile karşılaşırız. Çünkü ikmal yollarını çok iyi kullanan, güçlü bir istihbaratı olan, her türlü cephane ve silah ile desteklenen bir orduyu yenmek için sizin de en az onun kadar yetkin olmanız gerekir.
Aynı anda hem savunma sisteminin hem de virüsün mükemmel olması, yani çift taraflı olarak mükemmel bir sistem yaratılmış olması, üzerinde düşünülmesi gereken çok özel bir durumdur. İkisi de sade olabilirdi ya da biri sade biri karmaşık olabilirdi. Ama tam aksine -son derece girift, detaylı, muhteşem bir yapı oluşturacak şekilde- aynı anda savunma sistemi de harika, virüs de harika yaratılmıştır. Allah, bir ihtişam meydana gelsin diye özel bir yaratılış var etmiş, bir yaratma sanatı sergilemiştir.
O’na (Allah’a) mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.(Furkan Suresi, 2)

4. VİRÜSLERDEKİ MUHTEŞEM TEKNİKLER


Tüm hücreler virüs denen amansız düşmanla çeşitli yöntemler ile mücadele etmeye çalışırlar. Buna karşın virüsler, vücuttaki savunma sisteminden kaçmasını sağlayan özel teknikler ile yaratılmışlardır.
Virüsler konak kullanarak çoğalmak istedikleri için, konaklayacağı hücrenin yapısına ilişkin tüm unsurlara ve çoğalma mekanizmasına hakim olacak şekilde yaratılmışlardır. Bu durumu bir eve girmek isteyen hırsızın durumuna benzetmek mümkündür. Hırsızın evin planını bilmesi, en kıymetli eşyaların saklandığı kasanın (yani hücrenin çekirdeğinin) nerede olduğunu bilmesi yeterli olmayacaktır. Hırsız öncelikle evdeki tüm alarmları durduracak şifreleri bilmelidir. Sonrasında ise kasayı açabilmek için gerekli tüm alet edevata sahip olmalı ve bunları maharetle kullanmayı da bilmelidir. Eğer hırsız tüm bilgilere ve donanıma sahip olsa ama bir aleti söz gelimi kasanın olduğu odanın kapısını açması için gerekli aracı temin edememişse amacına ulaşamayacaktır.
Virüsün konakçı hücre karşısındaki durumu, bilgili ve tam donanımlı hırsızın durumundan çok daha üstün bir sistemdir. Nasıl ki bir hırsızın tesadüfen bir evin planlarını ele geçiremez ve gerekli alet edevatı edinemezse, aynı durum virüs için de geçerlidir. Virüsler konakçı hücrelerde üremelerini sağlayacak tüm yöntemleri ve donanımları tesadüfen değil, Allah’ın üstün yaratmasıyla elde etmişlerdir.
Savunma sisteminden kaçmayı sağlayan tekniklerde, virüslerdeki viral proteinler başrolü oynamaktadır. Bu proteinler bazen bir anahtar gibi doğrudan hücrenin kapılarını açarken, bazen de hücredeki bazı kimyasal faaliyetleri yavaşlatmaya veya hepten durdurmaya yararlar. Etkisi ne olursa olsun virüsün kullandığı yöntemlerin tamamı tek bir amaca hizmet eder: Konakçı hücreye ait genetik kontrolü ele geçirmek.

Seferberlik Çağrısını Engelleme


Bazı elemanlarını tanıttığımız savunma sistemimiz, vücuda giren düşmana karşı birbirlerini uyaran bir sistemle adeta seferberlik oluşturarak mücadele eder. Böylece vücutta hastalığa neden olabilecek organizma ve maddeleri etkisiz hale getirirler. Buna karşın virüslerde de, bu seferberliği engelleyecek sistemler yaratılmıştır.
Bazı virüsler savunma sisteminin kullandığı proteinlere ait genetik kodları şifreleyerek çeşitli proteinler oluştururlar. Bu proteinler, savunma sisteminin çeşitli yollarla işleyişini engeller ve böylece vücutta hastalığa neden olabilecek organizma ve maddelerin etkisiz hale getirilmesine izin vermezler.
Bu yöntemi kullanan virüslerden birisi Cowpox olarak bilinen İnek Çiçeği virüsüdür. Normalde vücudun savunma sistemi, bir mikrobun saldırısı söz konusu olduğunda savunma sistemi hücrelerinin saldırı bölgesine akın etmesini sağlar. Bu akını sağlayan; savunma hücreleri ile ilişkiye geçerek onları harekete geçiren özel olarak üretilmiş moleküllerdir. Biyokimyasal olarak polipeptit olarak sınıflandırılan bu moleküller, bilim insanlarınca “kemokin” olarak isimlendirilirler. Kısacası kemokinler bir seferberlik çağrısıdır.
İşte Cowpox virüsüne ait özel bir gen (Kompleman inhibitör gen), seferberlik çağrısında kullanılan molekülleri, ürettiği bazı özel proteinler aracılığıyla bağlayarak durdurur. Böylece virüs, savunma hücrelerinin olay yerine intikal edip mikroba müdahale etmesini engellemiş olur.
Virüsün gösterdiği bu muhteşem yaratılış özelliğini bir ordunun kullandığını düşünelim. Haberleşme bir ordu için son derece can alıcı bir konudur. Eğer bir ordunun haberleşme imkanını bozarsanız, tüm organizasyonunu kesin bir etki ile bozarsınız. Haberleşmeyi öğrenmek de bozmak kadar etkilidir. Bu nedenle iletişim şifrelerini kırmak için özel eğitimli ve donanımlı kişiler yetiştirilir. Peki savunma sistemimizi ve virüsleri yetiştiren kimdir? Kendi vücudumuzda yaşanan bu stratejik mücadeleden bizim haberimiz bile olmaz. Öyleyse tüm bu muhteşem düzeni var eden kimdir? Savunma sistemimizde ve virüslerde tecelli eden akıl kime aittir? Tüm bu teknolojik harikaları, hücrelerimizin arasında yaratıp var eden kimdir? Kuşkusuz bu soruların cevabı “tesadüfler” olamaz. Tüm bunları yaratan Allah’tır.


Gizli görevler; hedef alınan tarafın güvenlik önlemlerinden haberdar olarak, akılcı teknikler kullanmayı gerektirir. Koronaviriüs de yardımcı proteinleri sayesinde, vücudumuzun savunma sisteminden gizlenebilecek kadar akıllı yaratılmıştır.

Hücrenin İmha Sistemini Etkisiz Kılma


Hücreyi vücuda giren yabancılara karşı koruyan ilk unsurlardan birisi zarıdır. Zar hem hücreyi çevreleyerek dış etkilerden korur, hem de hücreye dışarıdan madde girişini kontrollü olarak gerçekleştirir. Dahası; zarın gerisinde, hücreye etki etmeye çalışan unsurları parçalayarak etkisiz hale getirecek kadar güçlü kimyasallar mevcuttur. Bu kimyasallar virüse zarar verebilir ve hatta yok edebilir. Bu yüzden bir virüs için hücre zarı aşılması gereken önemli bir bariyerdir.
Bazı virüsler bu bariyeri zarar görmeden aşmalarını sağlayan değişik yöntemlerle yaratılmışlardır. Örneğin Vaccinia virüsü (VV) ürettiği bir proteinle hücrenin savunmasında görevli olan bazı özel proteinlere bağlanır. Bu bağlantı da savunmada görevli enzimlerin faaliyetlerini engeller. Böylece savunma sistemi virüsün zarına zarar verme etkinliğinde bulunamaz.
İnsan varisella virüsü (HVS) ve diğer bazı virüsler de bunu kendilerini doğrudan kendi ürettikleri engelleyici kimyasallar ile gerçekleştirirler.
HIV ve insan sitomegalovirüs (HCMV) ise daha da şaşırtıcı bir tekniğe sahip olarak yaratılmıştır. Normalde hücrenin kendi kendisini parçalanmaktan korumaya yarayan (CD59 -Clusters of Differentiation gibi) bazı özel yapılar, hücrenin zarına bağlı şekilde mevcuttur. Bu iki virüs ise hücrenin kendi kendisini parçalanmaktan (lize olmaktan) koruyan bu özel yapıları “ödünç” alarak kendi zarlarına dahil ederler. (6)


tahrip edilmelerini önleyen CD59 gibi kimyasal faktörleri “ödünç alarak” kendi zarlarına dahil ederler. Böylece düşmanın savunma hattını kendi savunmaları için kullanmış olurlar. Bu, Allah’ın muhteşem yaratışının bir eseridir.

Bunu bir ordunun karargahına düşmanın sızmasını önlemek için kurulmuş olan patlayıcı tuzakları düşmanın çalarak kendi savunmasında kullanmasına benzetebiliriz. Bunu başarabilmek için karargâhı son derece iyi bilmek ve buranın savunmasında kullanılan malzemeleri tanımak gerekir. Burada çok ince yaratılmış bir strateji söz konusudur.
Bu malzemeleri hiçbir zarar görmeden alarak kendi savunmasında kullanmak çok büyük bir maharet de gerektirir. Bir virüsün son derece kompleks olan materyalleri oldukça karmaşık işlemler sonrasında kullanmayı kendiliğinden keşfedemeyeceği açıktır. Virüsün böylesine maharetli olmasının nedeni, onları sonsuz ilim sahibi olan Allah’ın yaratmış olmasıdır. Allah her şeyi büyük bir hikmetle yaratmıştır. Gözle görülmeyen hücrelerde yaşanan bu hayret uyandırıcı sistem, insanların Allah’ın Zatını tefekkür etmesi için var edilmiştir.

Reseptörleri Ele Geçirip Kullanmak

Vücudumuz, herhangi bir hastalığa yol açan mikroplara karşı silah olarak, “antikor” ismi verilen özel proteinler kullanır. Antikorlar, hastalığa yol açan virüslere maruz kaldığımızda savunma sistemimiz tarafından üretilmeye başlar. Bu antikorlar virüse yapışırlar; böylece hücrelerde virüs üretilmesinin (yani virüsün çoğalmasının) ve enfeksiyonun vücutta yayılmasının önüne geçerler.


Savunma sistemi, özel işaretleyici molekülleri (antikorları) virüslere bağlayarak bunların düşman olarak tanınmasını sağlar. Ancak bazı virüsler bu bağlanma yerlerini başka moleküllerle doldurarak işaretlenmekten kurtulacak şekilde yaratılmışlardır.

Antikorlar virüs, bakteri ya da vücudun enfekte olmuş hücrelerine “reseptör” ya da “alıcı” adı verilen özel yerlerden bağlanırlar. Proteinlerden oluşan bu alıcıları, hücrenin dışındaki antenlere benzetebiliriz. Antikorlar bu alıcılara adeta bir anahtar-kilit uyumu gibi tam otururlar. Vücudun çok farklı yerlerinde üretilen bu yapıların birbirlerine bu kadar uyumlu olması, her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunun bir göstergesidir.
Alıcılarına antikor bağlanmış olan hücreler, “virüslü hücre” olarak işaretlenmiş olur. Bundan sonra vücudun savunma sistemi işaretli hücreleri hedef almaya başlar. Savunma sisteminin askerleri olan Öldürücü T hücreleri ve makrofajlar, Allah’ın dilemesiyle virüsleri imha eder.
Reseptörler sadece bir tutunma noktası değildir. Hücre dışından hücre içine özel sinyaller de ileterek özel aktarım işlemini de yerine getirirler. Reseptör vasıtasıyla gelen sinyaller bazı proteinler aracılığı ile hücrede değerlendirilirler. Vücudun birçok organizmaya karşı korunması için yaratılmış olan bu şifre okuma programı, savunma sistemi tarafından oldukça etkili bir biçimde kullanılır.


Antikor isimli protein, virüs bulaşmış hücrelerin üzerindeki Fc reseptörlerine tutunarak onları “hedef” olarak işaretlerler. Virüsler ise sahip oldukları sahte Fc reseptörleri ile hücrenin işaretlenmesini etkisiz hale getirirler.

Antikorlar, virüs bulaşmış hücrelere, virüslere ve virüs parçacıklarına Fc ismi verilen reseptörlere tutunarak bağlanır. Bu bağlanma savunma sisteminin zaferi için atılmış kilit bir adımdır. Ne var ki bazı virüsler, içinde birçok tedbir içeren bu sistemi de çoğu zaman aşacak yöntemlerle yaratılmışlardır.
Bazı virüsler, Fc reseptörüne kilitlenen proteinlere sahiptirler. Hücrenin Fc reseptörlerine bu parçalar tutunduğunda, artık antikorlar tutunamaz hale gelir. Böylece savunma sisteminin askerleri olan Öldürücü T hücreleri ve makrofajlar, virüsleri tanıyamaz ve etkisiz hale getiremezler. (7)


Koronavirüs teknolojiden üstün özelliklerle yaratılmıştır. Virüs, bağlandığı hücrenin reseptörlerini hücre içine kendi mesajlarını gönderen antenler gibi kullanır. Sinyaller virüsün içeri alınmasını ve hücrenin virüsü çoğaltmak için hazırlık yapmasını sağlar.

“Uzmanlaşmak” geniş bir bilgi birikimi gerektirir, bir eğitim ve tecrübe sonrasında gerçekleşir. Tesadüfen bir uçak motorunun parçalarının ne olduğunu, onları söküp takmayı öğrenemezsiniz. Bu gerçeği aklı başındaki herkes kabul ederken alanında kariyer sahibi bazı üniversite hocalarının virüslerin “tesadüfen” hücreler konusunda uzmanlaştıklarını iddia edebilmeleri oldukça şaşırtıcıdır.
Evrim teorisi rüzgarların, yağmurların, şimşeklerin tozu çamura katarak böyle tesadüfen muhteşem detaylar içeren yapıları meydana getirdiğine inanırlar. Bu, bilime de akla da aykırı bir inançtır. Tüm virüslerin hücreler üzerindeki saldırı ve ele geçirme stratejileri Evrim Teorisi’nin ön gördüğü tesadüfi değişimlerin değil; Yüce Allah’ın dilemesi sonucunda var olmuştur.

Sahte Hedefler Oluşturmak

Filovirüsler ve Arenavirüsler gibi bazı virüsler, sahip oldukları moleküler özellik sayesinde antikorların kendilerini etkisiz kılma olayından kaçabilmektedirler. Bu virüslerin antikorlar vasıtasıyla etkisiz kılınmaya hangi mekanizmaları sayesinde karşı koyabildiği henüz tam olarak açığa kavuşmamıştır. Bilim insanları bunun Ebola virüsünde yaratılmış olan “immün tuzak” isimli bir mekanizma sayesinde mümkün olduğunu düşünmektedirler.


Ebola virüsü kendi yüzey yapısına benzeyen çok sayıda sahte protein üretir. Bu proteinler antikorları kendisine çekerek virüsü vücudun savunma sisteminin saldırılarından korur. Virüslerdeki bu aklı var eden Allah’tır; evrim değil.
Ebola virüsü, girdiği hücreye iki farklı protein sentezletmektedir. Bunlardan glikoproteinlerin adı verilen özel bir protein molekülü, virüsün kılıfının yüzeyini şekillendirmeye yaramaktadır. Diğer protein de buna benzer olmak ile birlikte biraz daha farklı bir yapıdadır ve hücre dışında sentezlenir. Hücrenin dışında yer alan bu ikinci protein, antikorları kendine çekerek hücreden uzaklaştırır. Böylece virüs antikordan korunmuş olur.
Virüslerin bu tekniği; “flare” olarak isimlendirilen (Türkçeye “parlama” olarak çevrilen) askeri hava araçlarında ısı güdümlü (IR) füze tehditlerine karşı üretilmiş önleme-aldatma sistemine benzemektedir. Bu sistemde, ısıya duyarlı roketler uçağa yöneldiğinde; hedefteki uçak, ısı yayan fişekler atar; böylece roketin hedefe değil de bu fişeklere yönelmesi amaçlanır.


Virüslerde insan yapısı son teknoloji ürünlerde kullanılan bilgilerin bir strateji çerçevesinde var olması, onların üstün bir İlim Sahibi tarafından yaratıldıklarına işaret eder. Çünkü eğer hücre ya da virüs gibi bir yapı “bilgi” içeriyorsa, o zaman o yapı, söz konusu bilgiye sahip olan bir akıl tarafından düzenlenmiş demektir. Yani önce bir “akıl” vardır. O akıl, sahip olduğu bilgiyi maddeye dökmüş ve ortaya bilgi içeren bir yapı çıkarmıştır. İşte bu aklın sahibi, her şeyin yaratıcısı olan Allah’tır.
Virüste hücreye ait şaşırtıcı bilgi ve becerilerin var olmasının nedeni her ikisinin de yaratıcısının Allah olmasıdır.

İşgali Kamufle Etmek


Bir virüs, hücreye saldırıp ona girmeye çalıştığında, hücre zarının yüzeyinde tomurcuğa benzer bir iz bırakır. Savunma sistemi hücreleri bu izi tespit ettiklerinde, o hücrenin düşman üretim merkezi haline geldiğini anlar ve onu yok etmek için faaliyete başlarlar.
Ne var ki pek çok virüs bu duruma karşı kullanacakları bir tedbir ile yaratılmışlardır. Filovirüs, Arenavirüs ve Rift Valley Fever virüsü gibi birçok virüs, sahip oldukları glikoprotein adı verilen molekülleri kendilerini gizlemek için kullanırlar. Virüsler, hücre zarındaki tomurcuklanma yerlerini bu karbonhidrat molekülleri ile kapatıp maskelerler.


Savunma sistemi hücreleri virüsler hücreye girdiklerinde arkalarında bıraktıkları tomurcuklardan hücrenin enfekte olduğunu anlayarak onu yok eder. Ancak Bunyavirüsler bu tomurcuğu viral karbonhidratlar tabakası ile örterek gizlerler.
Böylece savunma sistemine ait B ve T hücreleri arasındaki “keşif haberleşme sistemi” engellenmiş olur. Bu durumda savunma sistemi, hücrenin virüs üretim merkezi olmasına gerekli karşılığı veremez.
Kamuflaj teknik bilgi ve beceri gerektiren bir yetenektir. Bu nedenle askerler görev bölgelerindeki arazinin renk dağılımına göre hazırlanmış özel giysiler giyerler. Bunun için hem araziyi tanımanız hem de kamuflajı sağlayacak ekipmanı ona göre temin etmeniz gerekir.
Basit bir askeri kamuflaj için böyle bilgi ve tesis gerekirken, ondan çok daha karmaşık yapılar olan virüs ve hücrelerdeki moleküler sistemlerin tesadüflerle ortaya çıkamayacağı açıktır. Virüsleri kamufle olabilecekleri ekipmanla var eden sonsuz ilim sahibi olan Allah’tır. Tüm bu şaşırtıcı detaylar, Allah’ın sonsuz aklını tefekkür edip ona teslim olmamız için özel yaratılmıştır.

İşgal için Karşı İstihbaratı ve Orduyu Çökertmek


Pek çok virüs, enfeksiyon sırasında vücut savunmasında rol oynayan sistemin birer üyesi olan lenfositler, makrofajlar gibi hücreleri hedef alır. Örneğin Epstein-Barr Virüs (EBV), girdiği vücudun savunma sistemindeki B hücrelerini işgal ederek onları imha ediyorlar. B lenfositleri antikor üretiminden sorumlu oldukları için, bu hücrelerin imha edilmesi, EBV virüsü açısından çok avantajlı bir durum oluşturur.
Bu yöntem virüslerin çoğalmasına birçok yönden kolaylık sağlar. Bunlardan en önemlisi; savunma sisteminin ana bileşeni niteliğindeki bu hücreleri güçsüz bırakmak virüsler için enfeksiyonu devam ettirmenin, yani hücrelerde çoğalmaya devam edebilmenin bir garantisidir.
Savunma sistemini doğrudan hedef alınması savunma sistemindeki pek çok önemli işlemi de sekteye uğratır. Bu yöntemin vücuda zararı çok büyüktür. Mesela Yardımcı T hücrelerinin vücuttan tamamen elimine edilmesi savunma sistemini öylesine baskılar ki, hasta sadece bu virüse karşı değil, tüm virüslere karşı savunmasız kalır. Hatta hasta diğer mikropların yol açtığı enfeksiyonlardan veya kanserden ölür.
Virüslerin savunma sistemini doğrudan hedef almasının en bilindik örneği HIV virüsüdür.
Virüslerdeki bu özelliği; gayesi bir ülkeyi işgal etmek olan bir ordunun izleyeceği özel bir yönteme benzetmek mümkündür. Bu ordu doğrudan ülkeye girip yayılmak yerine, önce ülkenin savunmasını üstlenen orduya, onun üslerine, radarlarına, iletişim merkezlerine ve istihbarat örgütüne saldırmaktadır. Bunlar yok edildiğinde artık ülkenin işgalini engelleyecek en önemli unsurlar ortadan kalkmış olur.


Bazı virüsler, monosit ve makrofaj gibi savunma sistemi hücrelerine girip çoğalırlar. Bu hücreler tüm vücudu gezmekte ve bütün organlara girmektedir. Virüsler bu sayede yakalanmadan kolaylıkla kendi etki alanlarına ulaşarak yerleşebilirler.

Burada durup düşündüğümde, savaş sırasında bir ordunun bir baş tarafından yönetilirken, ordudan daha karmaşık yapılara sahip olan savunma sistemimiz ve virüslerin başıboş olamayacağı açıktır. Tümü Allah tarafından yaratılmıştır ve her an Allah tarafından yönetilmektedir. Allah Kuran’da kainatı kontrolü altında tutmadığı takdirde zeval bulacağını buyurmuştur.
Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim’dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 41)

Virüslerin Savunma Sistemini Kendine Kalkan Yapması


Antikorlar, virüsle karşılaşan vücutta, savunma sistemi tarafından virüse özel olarak geliştirilen bir lazer güdümlü bir füze gibidir. Her yeni virüs için, virüsün yapısı savunma sistemimiz tarafından çözüldükten sonra hızla antikor üretilir. Antikorlar virüse tutunduğunda, virüs “savunma sistemi hücreleri tarafından imha edilecek hedef” olarak tespit edilmiş olur. Vücudun hastalıktan kurtulması bu şekilde gerçekleşir.
Bazı virüsler, savunma sistemimizde yaratılmış muhteşem bir özellik olan antikor üretimini de kendi lehine çevirebilecek bir özellikte yaratılmışlardır. Örneğin pek çok retrovirüs, antikorların bu “işaret fişeği” özelliğini bozabilmektedir. Bu durumda antikorlar virüslerin ilgili yerlerine tutunmalarına rağmen savunma hücrelerine “imha et” mesajı veremezler.
Bu durumun oluşturduğu bir diğer handikap da şudur ki: doğru mesajı verecek antikorlar da üretilse bile, virüste tutunacağı yerler bozuk antikorlarla doldurulduğu için hedefe tutunup işaretleyemezler.
Virüste yaratılmış olan bu muhteşem strateji nedeniyle savunma sistemimiz tarafından virüsler imha edilemez. Diğer tarafta savunma sistemimiz, vücuttaki virüsler varlığını sürdürdüğü için antikor üretimine devam ederler. Sonunda vücuttaki antikor miktarı o kadar yükselir ki antikorlar başta böbrekler olmak üzere vücudun değişik yerlerinde toplanarak çeşitli bağışıklık sistemi hastalıklarına neden olurlar. Ayrıca bu da virüsün yok edilmesini önleyen yeni bir durum oluşturur.
Hem savunma sistemimizi hem de virüslerde stratejik yapıları yaratan, Alemlerin Rabbi olan Allah’tır Tüm bunlar, hastalıkların ve şifaların zahirî sebeplerini oluştururlar. Hastalıkların yaratılmasında, insanların dünya hayatındaki imtihanı yönüyle çok büyük hikmetler ve hayırlar vardır. Cennette ise hastalıklar sonsuza kadar yok olacaktır.
Ki O, bizi Kendi fazlından (ebedi olarak) kalınacak bir yurda yerleştirdi; burada bize bir yorgunluk dokunmaz ve burada bize bir bıkkınlık da dokunmaz.” (Fatır Suresi, 35)

Hedefin Silah Üretimini Baskılamak


Vücut hücrelerinin çoğu; bakterilere, parazitlere, virüslere ve tümörlere karşı bağışıklık sitemini hareket geçiren “interferon” isimli sinyal proteinler sentezler. İnterfonlar, bilim insanlarınca alfa (α), beta (β) ve gama (γ) olarak sınıflandırılırlar.
İnterfonlar, virüs bulaşmış hücrelerde protein sentezini bloke ederek, virüslerin burada çoğalmalarını henüz kodlama aşamasında iken engeller.
Bu muhteşem yaratılmış olan koruma sistemine karşı, virüsler aleminde de harika bir yaratılış vardır. Adenovirüsler gibi bazı virüsler, ürettikleri bazı kısa nükleik asit parçaları (RNA segmentleri) aracılığı ile interferonu bloke eder. Bu sayede interferonun virüsün çoğalma işlemini durdurması da engellenmiş olur.(12)


Savunma Sisteminin İşleyişini Bozmak


Sitokinler savunma sisteminde sinyal iletiminin bir parçası olarak işlev gören, protein yapısında olan düzenleyicilerdir. Ancak birer antikor değildirler. Monokin, lenfokin, interlökin, kemokin gibi farklı tipleri vardır. Bir sitokin, genellikle diğer sitokinlerin sentezini etkiler. Bir sitokin başka sitokinlerin üretimini arttırabildiği gibi, bir diğer gruptaki sitokinlerin ise üretimini bastırabilir. Ayrıca, genellikle diğer sitokinlerin davranışlarını etkileyebilir.
Sitokinlerin savunma sisteminde verdiği sinyaller oldukça değişkendir ve hem koruyucu hem de hasar verici tepkilere neden olabilirler. Bir sitokin, savunma sisteminin düşmana karşı tepkisini arttırabilir de baskılayabilir de. Virüslerin hedef aldığı hücreler, belirli sitokinlere özgü reseptörler taşırlar. Haberleşme de bu reseptörler üzerinden olur. (13)
Sitokinlerin savunma sistemindeki fonksiyonunu, karargâhtan birliklere giden telsiz mesajlarına benzetmek mümkündür. Mesajlar sayesinde, öncelikli hedefler belirlenip birlikler hedefe doğru kaydırılabildiği gibi, cephedeki bazı birliklerin çekilip savaş sahasının terk edilmesini de sağlayabilirler.
Savunma sistemimizdeki bu harika sisteme karşılık bazı virüsler de vücut hücrelerince üretilen sitokinleri kodlayabilecek özellikte yaratılmışlardır. Örneğin; poksvirüs ve herpesvirüsler gibi virüs aileleri kendilerine ait taklit sitokinler üreterek bunları kullanabilirler. (14)
Bunlardan birisi makrofajların kullandığı, İnterlökin (IL-10) isimli sitokin ile ilgilidir. Virüsün sahip olduğu IL-10’un eşdeğeri sitokin; vücudun kullandığı gerçek sitokinlerin sentezini baskılar. Bu baskılama da, savunma sisteminin düşmanı yok etmekte de kullandığı “Öldürücü T” hücrelerinin faaliyetlerini engeller. Böylece sitokini büyük bir maharetle kullanan virüs, enfekte ettiği hücrede yaşamını sürdürür. Burkit’s lenfoma ve nazofaringeal karsinomu hastalıklarının sebebi olan virüsler, sitokinleri başarı ile kullanan virüslerdir. (15)


Pek çok virüs savunma sistemi ile mücadele edecek özelliklerle yaratılmıştır. Örneğin, İnekçiçeği virüsü (cowpox), kendisini yok etmeye gelen makrofajların toplanma emri olan kemokin isimli kimyasalın vücuttaki üretimini engeller.
Sitokinleri hedef şaşırtmak için kullanan virüslerden birisi de koronavirüstür. Koronavirüs, kodladığı sitokinler ile belli yerlere çok sayıda savunma hücresinin sevkine yol açar. Bu yöntemle savunma sisteminin kaynaklarının başka bir yerde harcatmış olur. Savunma sistemine hedef şaşırtan koronavirüs, böylece vücut içinde hareket serbestisi kazanır. Nitekim bu durum ölümcül bazı gelişmelere yol açabilir. Şöyle ki;
Normalde istilacı ile mücadele etmede önemli bir rol oynayan sitokinler bir süre sonra yıkıcı hasara yol açmaya başlar. Savunma hücrelerinin akışı sürekli devam ettiğinde, savunma sistemi hücrelerinin biriktiği dokularda hücreler ölmeye başlar. Sitokin hücrelerinin aşırı miktarda sinyal vermesi nedeniyle çok uzun süren iltihaplanma, kontrol dışı kalır. Bu iltihap, ise koronavirüs hastalarında akciğerleri doldurarak solunum yetmezliğine neden olur. Eğer iltihaplanma kontrol edilemezse hastaların birçoğu hayatını kaybeder. (16)


Virüslerin IL-10 isimli sitokini kullanması, orduya “düşmanın saklandığı sığınaklara dokunmayın” şeklinde sahte bir emir verilmesine benzer. Bu sahte emir sayesinde savunma sistemi hücreleri, virüslerin içinde saklandıkları hücrelere dokunmazlar. Bu sayede virüsler burada gizlenerek çoğalmaya devam ederler.

5. VİRÜSLERDEKİ BİLGİ EVRİMİ SAVUNANLARI ÇARESİZ BIRAKIYOR


Canlıların DNA’larında ve virüslerde son derece kapsamlı bir bilgi bulunur. Milimetrenin yüz binde biri kadar küçük bir yerde, bir canlı bedeninin bütün fiziksel detaylarını tarif eden adeta bir “bilgi bankası” vardır. Dahası canlı vücudunda bir de bu bilgiyi okuyan, yorumlayan ve buna göre “üretim” yapan bir sistem bulunur. Bütün canlı hücrelerinin DNA’sında bulunan bilgi, çeşitli enzimler tarafından “okunur” ve bu bilgiye göre proteinler üretilir. Vücudumuzda her saniye ihtiyaca uygun olarak milyonlarca protein üretilir.
20. yüzyılda yapılan bütün bilimsel araştırmalar, bütün deney sonuçları ve bütün gözlemler, hücredeki veya virüsteki genetik bilginin, materyalistlerin iddia ettiği gibi, maddeye indirgenemeyeceğini ortaya çıkarmıştır. Bir başka deyişle, DNA’nın sadece bir madde yığını olduğu ve içerdiği bilginin de maddenin rastgele etkileşimleri ile ortaya çıktığı kesinlikle reddedilmektedir.
Alman Federal Fizik ve Teknoloji Enstitüsü’nün yöneticisi Prof. Dr. Werner Gitt, bu konuda şunları söyler:
Bir kodlama sistemi, her zaman için zihinsel bir sürecin ürünüdür. Bir noktaya dikkat edilmelidir; madde bir bilgi kodu üretemez. Bütün deneyimler, bilginin ortaya çıkması için, özgür iradesini, yargısını ve yaratıcılığını kullanan bir aklın var olduğunu göstermektedir… Maddenin bilgi ortaya çıkarabilmesini sağlayacak hiçbir bilinen doğa kanunu, fiziksel süreç ya da maddesel olay yoktur… Bilginin madde içinde kendi kendine ortaya çıkmasını sağlayacak hiçbir doğa kanunu ve fiziksel süreç yoktur. (17)
Werner Gitt’in sözleri, aynı zamanda, son 20-30 yıl içinde gelişen ve termodinamiğin bir parçası olarak kabul edilen “Bilgi Teorisi”nin vardığı sonuçlardır. Evrim teorisinin yaşayan en önde gelen savunucularından biri olan George C. Williams, çoğu materyalistin ve evrimcinin görmek istemediği bu gerçeği kabul eder. Williams, materyalizmi uzun yıllar boyu katı bir biçimde savunmasına rağmen 1995 tarihli bir yazısında, her şeyin madde olduğunu varsayan materyalist (indirgemeci) yaklaşımın yanlışlığını şöyle itiraf eder:
Evrimci biyologlar, iki farklı alan üzerinde çalışmakta olduklarını şimdiye kadar fark edemediler; bu iki alan madde ve bilgidir… Bu iki alan, “indirgemezcilik” olarak bildiğimiz formülle asla bir araya getirilemezler… Genler, birer maddesel obje olmaktan çok, birer bilgi paketçiğidir… Biyolojide genler, genotipler ve gen havuzları gibi kavramlardan söz ettiğinizde, bilgi hakkında konuşmuş olursunuz, fiziksel objeler hakkında değil… Bu durum, bilginin ve maddenin varoluşun iki farklı alanı olduğunu göstermektedir ve bu iki farklı alanın kökeni de ayrı ayrı araştırılmalıdır. (18)
Evrimciler yazılarında bazen çaresizliklerini itiraf ederler. Bu konudaki açık sözlü otoritelerden biri, ünlü Fransız zoolog Pierre Grassé’dir. Grassé, bir materyalist ve evrimcidir; ancak Darwinist teorinin çaresiz çıkmazlarını gizleyememiştir. Grassé’ye göre Darwinci açıklamayı geçersiz kılan en önemli gerçek, hayatı oluşturan bilgidir:
Herhangi bir canlı organizma, inanılmaz derecede büyük bir “akıl” içerir. Bu, insanların en büyük mimari eserleri olan katedralleri inşa etmek için kullandıklarından çok daha büyük bir akıldır. Bugün bu akla “bilgi” (enformasyon) diyoruz, ama anlam hala aynıdır. Bu bilgi bir bilgisayarda programlanmamıştır, ama bilgisayardakinden çok daha dar bir yere, DNA’daki kromozomlara ya da her hücredeki farklı organellere sıkıştırılmıştır. Bu “akıl”, hayatın “olmazsa olmaz” şartıdır. Peki ama bunun kaynağı nedir?… Bu, hem biyologları hem de filozofları ilgilendiren bir sorudur ve bilim bunu asla çözemeyecek gibi durmaktadır.
Pierre Grassé’nin, “bilim bu soruyu asla çözemeyecek gibi durmaktadır” şeklindeki ifadesinin aksine, yapılan bütün bilimsel çalışmalar bir Yaratıcı’nın, yani Allah’ın apaçık varlığını ortaya koymaktadır. Zaman zaman evrimcilerin de bunu itiraf ediyor olmaları, Allah’ın varlığını herkesin kendi bilinçaltında kabul etmesinden kaynaklanmaktadır. Kuran’da şöyle buyurulur:
Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)

Önemli Bir Hatırlatma!


Bazı durumlarda savunma sistemimizin virüsler veya diğer düşmanlara yenilmesi ve hasta olmamız, savunma sistemimizin kusurlu veya başarısız olduğu şeklinde yorumlanabilir mi?
Bu sorunun cevabının iki farklı boyutu mevcut. Öncelikle bu mantık baştan yanlıştır; çünkü dünyanın en gelişmiş otomobili bile kaza yapabilmekte veya yolda kalabilmektedir. Dolayısıyla arada hasta olmamız nedeniyle savunma sistemimizi başarısızlık ya da ilkellikle nitelemek teknik bir hatadır. Çünkü yapısal bir bozukluk yoksa savunma sistemi hastalıklara karşı tüm gücüyle savaşır. Yani içimizdeki ordu mücadelede zaaf göstermez; savaşabileceği halde mücadeleden vazgeçmez. Hasta olmamız, vücudumuza giren bir mikroba karşı insanları şaşırtacak kadar üstün moleküler silahların ve tam bir savaş stratejisinin kullanıldığı gerçeğini değiştirmez. Örneğin Amerikan ordusunun Vietnam’da, Sovyet ordusunun da Afganistan’da savaşı kaybetmiş olmaları onların dünyanın en güçlü ve en teknolojik orduları olduğu gerçeğini ortadan kaldırmamıştır.
Diğer bir yönden onca karmaşıklıklarına ve üstünlüklerine karşın hem virüslerin hem de savunma sisteminin yenilebilir olması her ikisinde de Allah’ın sonsuz ilminin tecelli ettiğini göstermektedir. Allah hem savunma sistemini hem de virüsleri aynı anda muhteşem özelliklere sahip olarak yaratarak her şeye hakim olan sonsuz gücünü bizlere göstermektedir.


Allah bu dünyayı bizleri imtihan etmek için yaratmıştır ve hastalıklar da bu imtihan dünyasının en önemli olaylarından birisidir. İnsanlar, hastalıklar karşısında sabırlı ve Allah’tan yana tavır göstermekle sınanırlar. Ayrıca hastalıklar, insanların aczini anlayarak mütevazı güzel bir ahlak kazanmalarına da vesile olur. Hastalıklar, Müslümanların birbiriyle yardımlaşmalarına da bir sebep oluşturur. Bu ve daha pek çok hikmetlerle; virüsler ve savunma sistemi, imtihan dünyası için gerekli harika bir sistemin alt unsurları olarak yaratılmışlardır.
Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz. (Enbiyâ Suresi, 35)

Notlar:
“Bağışıklık Sistemi Nedir?”, Avrasya Hospital, erişim tarihi: 05.09.2020, https://www.avrasyahospital.com.tr/bagisiklik-sistemi-nedir/
İnsanlarda grip enfeksiyonuna en sık neden olan virüs.
Vücuda girdiğinde antikor oluşmasına yol açan virüs, bakteri, parazit gibi protein yapısında bir madde.
Türmen, Ümit; “Bilgi Sahibi Ol! Koronavirüse Esir Düşme”; TMMOB Kimya Mühendisleri Odası; yayın tarihi: 20.03.2020; erişim tarihi: 05.09.2020 http://www.kmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=5088&tipi=0&sube=6
Kotwal GJ. Poxviral mimicry of complement and chemokine system components: What’s the end game? Immunol Today 2000;21(5): 242-8.
“Cell signals transduced by complement”. Mol. Immunol. 41 (6-7). Temmuz 2004. ss. 583-597
Alcami A, Koszinowski UH. Viral mechanisms of immune evasion. Mol Med Today 2000; 6(9):365-72.
Kunt, Rasim Anıl; “Kızılötesi Güdüm Kaçınma (Flare)”; Defence Türk, yayınlanma tarihi: 04.01.2018, erişim tarihi: 05.09.2020; https://www.defenceturk.net/isi-gudum-kacinma
Lorenzo M E, Ploegh HL, Tirabassi RS. Viral immune evasion strategies and the underlying cell biology. Semin Immunol 2001;13(1):1-9.
Murphy FA. Viral immune evasion. In: Murphy FA, Paul E, Gibbs MC, Studdert J, eds. Veterinary Virology. 3rd ed. Sandiego: Academic Press; 1999. p.145-9.
Paroli M, Accapezatto D, Barnaba V. Virus escape from immune control: mechanisms of persistence within the host. Res Virol 1995;146(4):267-71.
Seow HF. Pathogen interactions with cytokines and host defence: an overview. Vet Immunol Immunopathol 1998;63(1-2):139-48.
Fenner FJ, White DO. Evasion of the immune response. Medical Virology. 4th ed. San Diego: Academic Press; 1994. p.164-9.
Spriggs MK. Virus-encoded modulators of cytokines and growth factors. Cytokine Growth Factor Rev 1999;10(1):1-4.
Spriggs MK. Virus-encoded modulators of cytokines and growth factors. Cytokine Growth Factor Rev 1999;10(1):1-4.
“Tüm COVID-19 Ölümlerinin Altında Yatan Neden: Kan Pıhtılaşması”, NTV, yayınlanma tarihi: 16.07.2020; erişim tarihi: 05.09.2020; https://www.ntv.com.tr/saglik/tum-covid-19-olumlerinin-altinda-yatan-neden-kan-pihtilasmasi,-FjtQibytkiwriDIBMixIQ
Werner Gitt, In the Beginning Was Information, CLV, Bielefeld, Germany, s.107, 141
George C. Williams, The Third Culture: Beyond the Scientific Revolution, ed. John Brockman, New York, Simon & Schuster, 1995, s.42-43
Pierre P. Grassé, The Evolution of Living Organisms, 1977, s.168

Hiç yorum yok