Breaking News

Evren: Hayatın Kaynağı Güneş


 

Hayatın Kaynağı Güneş

Yıldızların etrafında dolanan gezegenler…

Gökyüzünde kayıp giden meteorlar…

Devasa gaz ve toz bulutları…

ve milyarlarca yıldız barındıran galaksiler…

Uzay… İnsanoğlunun çok eski zamanlardan beri ilgisini çeken uçsuz bucaksız boşluk.

İçinde yaşadığımız evrenin gizli kalmış birçok sırrı mevcut.

Bugün bunların hepsi gelişen teknoloji sayesinde bir bir çözülüyor:


Sayıları 100 milyardan fazla olan galaksiler, içlerinde yeryüzündeki bütün kum tanelerinden daha fazla yıldız barındırırlar. Galaksiler tıpkı gezgenler gibi bir yörünge üzerinde hareket ederler. Örneğin Dünyamızın da içinde yer aldığı Samanyolu Galaksisi bir tam devrini, 250 milyon yılda tamamladığı bir yörüngede seyreder.  Galaksimiz, evrenin içinde saatte 200 bin kilometre gibi olağanüstü bir hızla hareket eder.

Samanyolu gibi diğer galaksiler de sürekli hareket halindedir. Galaksiler bu hareketleri sırasında zaman zaman birbirlerine yaklaşır, hatta çarpışırlar.  Ancak bu çarpışma sırasında bir kaos ya da yıkım yaşanmaz. Her biri bir düzen içinde işleyen iki devasa sistem karşılaştığında, zamanla birleşir. Böylece yine bir düzen içinde işleyecek olan yeni bir galaksi ortaya çıkar. Bunun nedeni, galaksilerde yer alan gök cisimlerinin arasındaki uzaklıkların son derece iyi ayarlanmış olmasıdır.


Evrendeki bütün gök cisimlerinin dağılımı, insanın yaşamı için tam olması gereken yapıdadır. Örneğin uzayda büyük boşluklar vardır. Amerikalı astronom George Greenstein, Simbiyotik Evren isimli kitabında gök cisimleri arasında belli uzaklıkların olmasının önemini şöyle açıklar:

“Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalar, astrofizik çok da farklı olmazdı. Yıldızlarda, nebulalarda ve diğer gök cisimlerinde süre giden temel fiziksel işlemlerde hiçbir değişim gerçekleşmezdi. Uzak bir noktadan bakıldığında, galaksimizin görünüşü de şimdikiyle aynı olurdu. Tek fark, gece çimler üzerine uzanıp da izlediğim gökyüzünde çok daha fazla sayıda yıldız bulunması olurdu. Ama pardon, evet; bir fark daha olurdu: Bu manzarayı seyredecek olan ‘ben’ olmazdım… Uzaydaki bu devasa boşluk, bizim varlığımızın bir ön şartıdır.”

(George Greenstein, The Symbiotic Universe, s. 21)

Daha detaylı incelemeler yapan bilim adamları, gök cisimlerinin arasındaki mesafeler dışında, hassas denge örneklerini de tespit etmişlerdir.  Bilim çevreleri de artık evrenin ‘insan merkezcil bir amaç’ taşıdığını düşünmeye başlamıştır. Buna göre evren, boş yere var olmamıştır; bir amacı vardır. Evrendeki tüm fiziksel dengeler insan yaşamı için çok hassas bir biçimde ayarlanmıştır. Evrendeki her ayrıntı, insan yaşamını gözeten bir amaçla yaratılmıştır.

Şimdi bir gök cisminin, insan yaşamı için yaratılmış hassas ayarlama örneklerinden biri de Güneştir.

“Allah O’dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti; onları görmektesiniz. Sonra arşa istiva etti ve güneş ile aya boyun eğdirdi, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi evirip düzenler, ayetleri birer birer açıklar. Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız.” (Ra’d Suresi, 2)
 
Hassas Ayarlanmış Reaksiyonlar

Biz uyurken, otururken, yürürken, aklımızın ucundan bile geçirmezken Allah evrende var olan tüm sistemleri tek tek çalıştırıp idare eder. Varlığımızın devamı için meydana gelen işlemlerin her biri Allah’ın kontrolündedir:

Güneş, siz gözünüzü açıp kapayana kadar 564 milyon ton hidrojeni 560 milyon ton helyuma dönüştürür. Arta kalan 4 milyon ton hidrojeni de enerjiye çevirir. Güneş’in bir saniyede ürettiği bu enerji, insanlığın medeniyetin başlangıcından beri kullandığından bile daha fazladır. Dev bir nükleer reaktör olan Güneş’in içindeki reaksiyonlarda büyük bir enerji açığa çıkmaktadır.


İnsan hayatının devamı için temel kaynak olan Güneş’te meydana gelen bu reaksiyonlarda oluşabilecek en ufak bir sapma Güneş’in sönmesine ya da birkaç saniye içinde havaya uçmasına neden olacaktır. Böyle bir tehlikenin meydana gelmemesi Güneş’teki bu işlemlerin mucizevî bir hassasiyette yaratılmış olmasından kaynaklanır.

İşte bu noktada Allah’ın sonsuz gücü ve evrendeki her bir atom ve bu atomun içindeki proton, nötron gibi parçacıklar) üzerindeki hâkimiyeti ile karşı karşıya kalmaktayız. Allah’ın, yarattıkları üzerindeki bu gücü ve hâkimiyeti bir ayette şöyle haber verilir:

“Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’an’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.” (Yunus Suresi, 61)


Güneşteki reaksiyon, dört hidrojen atomunun birleşerek bir helyum atomuna dönüşmesi şeklinde özetlenebilir. Peki, acaba bu reaksiyonda atom çekirdeklerini birbirine Yapıştıran Kuvvet Nedir? Bu kuvvete “güçlü nükleer kuvvet” denir. Güçlü nükleer kuvvet;

  • Evrendeki en büyük nükleer kuvvettir.
  • Yerçekiminden milyar kere milyar kere milyar kere milyar kat daha güçlüdür. Bu güç sayesinde iki hidrojen çekirdeği birbirine yapışabilmektedir.

Ancak araştırmalar göstermiştir ki, güçlü nükleer kuvvet, bu işi yapmak için tam gereken miktardadır. Güçlü nükleer kuvvet, eğer şu anda sahip olduğu değerinden biraz bile daha zayıf olsaydı, iki hidrojen çekirdeği birleşemezdi. Yan yana gelen iki proton, hemen birbirlerini iter, böylece Güneş’teki nükleer reaksiyon başlamadan biterdi. Yani Güneş hiç var olmazdı. Ünlü bilim adamı George Greenstein, bu gerçeği “Eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık bile daha zayıf olsaydı, o zaman Dünya’nın ışığı hiçbir zaman yanmayacaktı” diye açıklar.

Acaba güçlü nükleer kuvvet birazcık daha güçlü olsa ne olurdu? O zaman da bir proton ve bir nötrondan oluşan dötron değil, iki protonlu di-proton meydana gelirdi. Ve bu durumda Güneş’in yakıtı aniden çok çok etkili bir yakıt haline gelirdi. Bu öyle bir yakıt olurdu ki, Güneş ve ona benzer diğer tüm yıldızlar, birkaç saniye içinde havaya uçardı. Güneş’in havaya uçması ise, birkaç dakika sonra tüm Dünya’yı ve üzerindeki tüm canlıları alevlere boğar birkaç saniye içinde kömür haline gelirdi. Ama Yüce Yaratıcımız olan Allah’ın rahmeti sayesinde güçlü nükleer kuvvetin gücü, tam olması gereken düzeydedir ve Güneş dengeli bir reaksiyon gerçekleştirir yani “yavaş yavaş” yanar.

Tüm bunlar, güçlü nükleer kuvvetin gücünün, tam insan yaşamına imkân verecek biçimde ayarlanmış olduğunu göstermektedir. Eğer bu ayarlamada bir sapma olsaydı, Güneş gibi yıldızlar ya hiç var olmazlar ya da oluştukları andan çok kısa bir süre sonra korkunç birer patlamayla yok olurlardı. Allah, Güneş’i insanın yaşamı için özel bir şekilde yaratmıştır ve bunu Kuran’daki “Güneş ve Ay, belli bir hesap iledir”(Rahman Suresi, 5) ayetiyle bizlere bildirmiştir.

 

Gezegenleri Bir Arda Tutan Güç

Güneş’teki hassas ayarlamanın bir başka örneği çekim gücü ile ilgilidir: Gezegenleri dış uzaya savrulmaktan koruyan etki, Güneş’in “çekim gücü” ile gezegenin “merkez-kaç kuvveti” arasındaki dengedir. Güneş sahip olduğu büyük çekim gücü nedeniyle tüm gezegenleri çeker, onlar da dönmelerinin verdiği merkez-kaç kuvveti sayesinde bu çekimden kurtulurlar. Ama eğer gezegenlerin dönüş hızları biraz daha yavaş olsaydı, o zaman bu gezegenler hızla Güneş’e doğru çekilirler ve sonunda Güneş tarafından büyük bir patlamayla yutulurlardı.



Bunun tersi de mümkündür. Eğer gezegenler daha hızlı dönseler, bu sefer de Güneş’in gücü onları tutmaya yetmeyecek ve gezegenler dış uzaya savrulacaklardı. Oysa çok hassas olan bu denge kurulmuştur ve sistem bu dengeyi koruduğu için devam etmektedir.

Ama bunların hiçbiri olmaz ve tüm gezegenler kendi yörüngelerinde yol alırlar. Çünkü Allah’ın ayette bildirdiği gibi, “Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler.” (Yasin Suresi, 40)

İşte bu noktada şu gerçeğe dikkat çekmek gerekir: Dünyamız muazzam büyüklükte bir kütleye sahip ve enerji kaynağı olan Güneş’ten o kadar hesaplı bir uzaklığa yerleştirilmiştir ki ne onun yakıcı, yok edici etkisine maruz kalır, ne de onun sağlayacağı faydalı enerjiden yoksun kalır. Aynı şekilde bu derece korkunç bir güce ve enerjiye sahip olan Güneş başta insan olmak üzere yeryüzündeki tüm canlılığa en faydalı olacağı mesafe, güç ve büyüklükte yaratılmıştır.

Güneş sayesinde sağlanan bu hassas dengeyi keşfeden Kepler, Galilei gibi astronomlar ise, bu sistemin çok açık bir tasarımı gösterdiğini ve Allah’ın evrene olan hâkimiyetinin ispatı olduğunu belirtmişlerdir. Güneş Sistemi’nin yapısı hakkında önemli keşiflerde bulunan -ve “yaşamış en büyük bilim adamı” sayılan- Isaac Newton ise şöyle yazmıştır:

“Güneş’ten, gezegenlerden ve kuyruklu yıldızlardan oluşan bu çok hassas sistem, sadece akıl ve güç sahibi bir Varlık’ın amacından ve hâkimiyetinden kaynaklanabilir… O, bunların hepsini yönetmektedir ve bu egemenliği dolayısıyladır ki O’na, ‘Üstün Kuvvet Sahibi Rab’denir.” (Michael A. Corey, God and the New Cosmology: The Anthropic Design Argument, Maryland: Rowman & Littlefield Publishers, Inc., 1993, s. 259)

 

Güneşin Galaksideki Yeri

Bilindiği gibi, Samanyolu Galaksisi spiral şeklinde bir yapıya sahiptir. Spiral galaksilerdeki yıldızlar ve gök cisimleri, şişkin yuvarlak bir merkez ve bu merkezden dışarı doğru aynı düzlemde ve aynı açıda kıvrılan kolları oluşturacak biçimde konumlanmışlardır. Merkezden çıkan bu spiral kolların arasında kalan uzay boşluğunda da bazı yıldız sistemleri bulunur, fakat bunların sayısı yok denecek kadar azdır. İşte bizim Güneş Sistemimiz de bahsettiğimiz bu spiral kolların arasında yer alan ender yıldız sistemlerinden biridir.


Peki, Güneş Sistemi’nin spiral kolların arasında olması neden önemlidir?

Öncelikle bulunduğumuz nokta itibariyle, spiral kollardaki gazlar ve artıklardan uzak temiz ve net bir uzay görüntüsüne sahibiz. Eğer spiral kollardan birinin içinde olsaydık, görüntümüz dikkate değer ölçüde bozulacaktı.

Prof. Michael Denton, Doğanın Kaderi) adlı kitabında bu konuda şunları söylemektedir:

“Son derece çarpıcı olan bir başka gerçek, evrenin sadece bizim varlığımıza ve biyolojik ihtiyaçlarımıza olağanüstü derecede uygun olması değil, aynı zamanda bizim onu anlamamıza da son derece uygun olmasıdır… Güneş Sistemimizin bir galaktik kolun kıyısında bulunması, bizim geceleri gökyüzünü inceleyerek uzak galaksileri görebilmemizi ve evrenin genel yapısı hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamaktadır. Eğer bir galaksinin merkezinde yer alsaydık, hiçbir zaman bir spiral galaksinin yapısını gözlemleyemez ya da evrenin yapısı hakkında bir fikir sahibi olamazdık. (Michael Denton, Nature’s Destiny, s. 262)


Michael Denton’un da ifade ettiği gibi evren ihtiyaçlarımıza olağanüstü uygun özelliklere sahiptir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta Güneş Sistemimizin galaktik kolun kıyısında yani Samanyolu Galaksisi’nin tam merkezinde değil kenarında yer almasıdır. Bu, Micheal Denton’un da ifade ettiği gibi bizim gökyüzünü inceleyebilmemize olanak vermekte ve en önemlisi evren hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamaktadır. Samanyolu Galaksisi’nde Güneş ve etrafındaki gezegenlerin konumlandırıldığı yeri de Rabbimiz özel olarak belirlemiştir. Bu konum bizim evreni tanımamıza, derin düşünmemize ve Allah’ın sonsuz kudretine tanık olmamıza vesile olmaktadır.

Allah bir Kuran ayetinde bizleri şu şekilde uyarmaktadır,

“Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi?” (Vakıa Suresi, 62)

 

Güneş’in Sesini Duysaydık…


Son yıllarda yapılan araştırmalar Güneşin bir kalp gibi attığını ortaya çıkarmıştır. Bilim adamları bu atış sırasında Güneşten yayılan birbirinden farklı milyonlarca ses tespit etmişlerdir. Güneş gibi Samanyolu’nda bulunan 200 milyar yıldızında benzer şekilde ses ürettiğini ve bunu işittiğimizde halimizin ne olacağını bir düşünün. Ne var ki, kulaklarımız yanı başımızda bulunan bu devasa ses kaynağından yayılan tek bir notayı bile duymaz.

Çünkü çıkan seslerin titreşim frekansı, alt duyma sınırımız 20 Hz’den çok aşağıda, bir ile dört milihertz arasındadır. Bu sesi duymamız imkânsızdır.

Zaten işitme sınırımız uygun olsa bile, uzay boşluğunda sesleri iletebilecek hava veya bir gaz tabakası olmadığından, bu sesler dünyamıza ulaşamaz. Güneş’ten çıkacak sesi 20.000 ila 40.000 kez büyütecek olursak, fısıltıdan daha az bir ses meydana gelir. İlginç değil mi? Yanı başımızda Dünyamızdan kat be kat büyük bir senfoni orkestrası kesintisiz olarak konser veriyor ve biz bunun hiç farkında değiliz.

 

Amaca Uygun Yaratılmış Işınlar

Yaşadığımız hayat boyunca en çok gördüğümüz gök cismi Güneş’tir. Gündüzleri ne zaman kafamızı kaldırıp göğe baksak, onun göz kamaştıran ışığı ile karşı karşıya geliriz. Bize birisi gelip de “Güneş ne işe yarar” diye sorduğunda ise, fazla düşünmeden cevap veririz: Güneş bize ısı ve ışık sağlar. Bu cevap, biraz yüzeysel de olsa, doğrudur.

Ama acaba Güneş’in bize ısı ve ışık vermesi, tesadüfi ve amaçsız bir olay mıdır? Yoksa Güneş bizim için özel olarak mı tasarlanmıştır? Acaba bu gökteki ateş topu, sırf bizim ihtiyaçlarımıza uygun bir biçimde yaratılan dev bir “lamba” mıdır? Son yıllardaki bilimsel bulgular, ikinci seçeneğin doğruluğunu göstermektedir. Çünkü, Güneş’in ışığında hayranlık uyandırıcı yaratılış örnekleri vardır:

Güneşten ve diğer yıldızlardan yayılan ışığın hızı saniyede 300.000 kilometredir. Bu, Einstein’ın ünlü E=mc2 formülünde c ile gösterdiği bir sabitedir.

Bu formülde “E”, yıldızlardaki termonükleer reaksiyonlarda madde enerjiye dönüştürüldüğü zaman ortaya çıkan enerjiyi simgeler.

Eğer ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha hızlı olsaydı, termonükleer reaksiyonlarda, şimdikinden on binlerce kat daha fazla enerji üretilecekti.


Bu durumda da yıldızların çekirdeğindeki enerji çok daha çabuk tüketilecek ve evrenimiz milyonlarca yıl önce karanlığa gömülmüş olacaktı. Peki ya ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha yavaş olsaydı?

Bu durumda evrenin başlangıçtaki genişlemesi çok daha yavaş olacak ve evren çekim gücünün etkisinden kurtulamayarak çökecekti. Yani her iki durumda da hayatın var olması imkânsız olacaktı.

Gözlerimiz, evrendeki ışınımın sadece kısa dalga boyunda olanlarını algılayarak görmemizi sağlar. Mikroskop, teleskop gibi birçok araç, her zaman için, gözlerimize ve algılayabildiğimiz ışığın yapısına uygun olarak çalışır. Eğer ışık farklı niteliklerde olsaydı, mikroskop ya da teleskop gibi işlevleri olan araçları geliştirmek imkânsız hale gelebilirdi. Gözümüz, gezegenimize hayat veren Güneş tarafından yayılan ışık türünü fark edebilir şekilde tasarlanmıştır. Çok güçlü olan görünür ışığın, nispeten kısa dalga boylarında hareket etmesi, onu bizim algılamamız için biyolojik olarak uygun kılar. Gözlerimizin yakın kızılötesi ışınımlarını algılaması da bir işe yaramazdı.


Bu durumda hiç durmadan dikkatimiz dağılacaktı, çünkü ısı yayan her nesne o dalga boylarında ışıma yapar. Eğer kızılötesini görebiliyor olsaydık, içinde bulunduğumuz oda baştan sona ışırdı.

Çünkü gözün kendisi de sıcak olduğu için kızılötesi ışınlar yayar. Şüphesiz böyle bir algılama dünyayı bizim için yaşanmaz bir hale getirirdi.  Görülür ışığı oluşturan renk renk ışıklar, farklı dalga boylarına sahiptir. Bu ışıkların dalga boyları santimetrenin milyonda 75’i ile 39’u arasında değişir. Peki acaba neden Güneş’in ışınları bu daracık aralığa sıkıştırılmıştır?

Cevap son derece önemlidir: Güneş ışığı bu daracık aralığa sıkıştırılmıştır, çünkü Dünya üzerindeki yaşamı destekleyecek olan ışınlar, sadece bu ışınlardır.

İngiliz fizikçi Ian Campbell, Energy and the Atmosphere (Enerji ve Atmosfer) adlı kitabında bu konuya şöyle değinmektedir:

“Güneş’ten yayılan ışınların, Dünya üzerindeki yaşamı desteklemek için gereken çok dar aralığa sıkıştırılmış olması, gerçekten çok olağanüstü bir durumdur. “ (Ian Campbell, İngiliz fizikçi -Ian M. Campbell, Energy and the Atmosphere, London: Wiley, 1977, s. 1-2 )


Güneş’in yaydığı ışınların bir kısmı bilim adamlarının “yakın kızılötesi” dediği alandadır. Acaba bu yakın kızılötesi ışınları neye yarar? Bu kez bu ışınların neye yaradığını görmek için başınızı kaldırıp etrafı seyredemezsiniz, çünkü bunlar görülemeyen ışınlardır. Ama göremediğiniz bu ışınları güneşli bir yaz ya da bahar gününde kolaylıkla hissedebilirsiniz. Dışarı çıkıp yüzünüzü Güneş’e doğrultun, yüzünüzde hissedeceğiniz ısı, kızılötesi ışınların yaptıkları etkidir.

Kızılötesi ışınlar ısı enerjisi taşırlar ve dolayısıyla Dünya’nın ısınmasını sağlarlar. Yani onlar da, yaşam için en az görülebilir ışık kadar zorunludurlar. Ve Güneş, tam da bizim için gerekli olan bu ışınları yaymak için yaratılmıştır: Güneş ışınlarının çok büyük bir bölümü, bu iki tür ışından oluşur.

Peki, acaba Güneş’in geriye kalan ışınları nelerdir? Ve bu ışınların bize bir yararı var mıdır?

Güneş’in yaydığı ışığın içinde oranı en düşük olan üçüncü grup ışınlar, “yakın morötesi” ışınlardır. Morötesi ışınlar, temelde yüksek enerji taşıyan, dolayısıyla yaşam için zararlı ışınlardır. Ancak Güneş’in yaydığı morötesi ışınlar, morötesinin en “zararsız” kısmında, yani görülebilir ışığın hemen yanı başında yer alan ışınlardır. Bu ışınlar ise, mutasyon ve kanser gibi zararlı etkilerine rağmen, çok önemli bir ayrıntı nedeniyle yaşam için gereklidirler. Bu daracık aralık içindeki morötesi ışınlar, insanda ve diğer omurgalılarda, D vitamininin sentezi için gereklidirler. D vitamini vücuttaki kemiklerin oluşumu ve beslenmesi için zorunludur. Bu nedenle uzun süre Güneş ışığından uzak kalan kimselerde D vitamini eksikliği ve buna bağlı kemik hastalıkları baş gösterir.

Kısacası Güneş’in yaydığı ışınların tümü, insan yaşamı için gerekli ışınlardır. Güneş ışınları, elektromanyetik yelpazenin içinde yer alan 1025 farklı dalga boyundan sadece tek bir aralık içine sıkıştırılmıştır ve bunlar da, ne ilginçtir ki, tam bizim ısınmamızı, görmemizi ve diğer vücut fonksiyonlarını gerçekleştirmemizi sağlayan ışınlardır.

  1. yüzyılın tanınmış bilim adamlarından Isaac Asimov, ışığın dalga boylarındaki bu hassas ayarın önemini şöyle açıklar:

“Dalga boylarının kısa olması oldukça önemlidir. Işık dalgalarının düz çizgi yolu boyunca seyretmesi ve keskin gölgelere yol açmaları çevremizdeki olağan cisimlerden daha küçük oluşlarındandır. Karşılarına çıkan cisim, dalga boyundan daha büyük olmadığı takdirde, o cisimlerin çevresini dolaşıp içine alabilir. Örneğin, bakteriler bile ışığın bir dalga boyu uzunluğundan çok daha büyüktürler; böylece, ışık onları mikroskop altında keskin biçimde belirler.” (Isaac Asimov, Asimov’s Guide to Science, (Türkçe baskı: Asimov Bilim Rehberi, E Yayınları, 1986, s. 485)

Güneş’ten gelen görünür ışığı oluşturan ışıkların dalga boyu, şimdiki gibi kısa olmasaydı ne sahildeki bir kum tanesini ne de mikroskoplarla mikroorganizmaları görebilirdik.


Işığın çok özel bir Allah’ın yaratış delili olduğunun önemli bir göstergesi de onun azlığında ortaya çıkan gölgedir. Günlük hayatta gölgeler, cisimleri algılamamızda zorluk çıkaran bir olumsuzluk gibi görünür. Oysa gölgeler, algılamamızdaki temel unsurdur. Onlar olmasaydı cisimlerin boyutları hakkında fikir sahibi olmayabilir, hatta onları hiç algılayamayabilirdik.

Eğer koyulu açıklı gölgeler olmasaydı, çevremizdeki tüm görüntüler tıpkı Apollo uzay gemisindeki astronotlarının Ay yüzeyindeki görüntülerine benzerdi. Üzerine düştüğü yeri simsiyah bir karanlıkta bırakan koyu gölgeler ve sadece tekdüze bir aydınlığa sahip yüzeyler olurdu. Yüce Rabbimiz, kullarına lütfettiği bu nimeti, bir ayette şöyle bildirmiştir:

“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nuru) kılan Allah’adır…” (Enam Suresi, 1)

 

Güneş Bize Neyi Anlatıyor?

Evrene hâkim olan tüm fiziksel yasalar, Güneş’in uzaydaki konumu, gezegenleri bir arada tutması, Dünya’yı ısıtması, yaydığı ışınların nitelikleri, bu ışınların canlılar için hayati öneme sahip olması evrenin canlı yaşamı için yaratıldığını göstermektedir.

Nitekim bilim çevreleri artık evrenin ‘insan merkezcil bir amaç’ taşıdığını söylemektedir. Buna göre evren, boş yere var olmamıştır; bir amacı vardır. Evrendeki tüm fiziksel dengeler insan yaşamı için çok hassas bir biçimde ayarlanmıştır. Evrendeki her ayrıntı, insan yaşamını gözeten bir amaçla tasarlanmıştır. Allah her şeyin Hâkimi olduğunu bir ayette şöyle bildirmektedir:

“Gaybın anahtarları O’nun Katındadır, O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitaptadır.” (Enam Suresi, 59)

En büyüğünden en küçüğüne kadar çevremizi kuşatan yapıların veya sistemlerin hangisine bakarsak bakalım mutlaka çok büyük bir mucize ile karşı karşıya geliriz. Burada önemli olan, bu mucizeleri fark etmektir. Çünkü bir mucize ne kadar açık ve büyük olursa olsun, bu mucizeden Allah’ın varlığına ve sonsuz büyüklüğüne varabilmek ancak iman edenlere özgü bir ayrıcalıktır.

İnkâr edenler ise apaçık bir mucizeyle karşılaşmış olsalar bile kibirleri ve dünya hırsları nedeniyle bunu kabullenmezler. Çoğu zaman da akıldışı yorum ve açıklamalarla bu mucizeleri görmezden gelirler. Oysa Güneşi konu aldığımız bu filmde karşılaştığımız mucizelerden teki bile vicdanlı bir kişinin iman etmesi için yeterlidir.



Burada önemli olan, kişide bu mucizeleri fark edecek ve anlayacak ince bir kavrayışın olmasıdır. Çünkü bir mucize ne kadar açık ve büyük olursa olsun, bu mucizeden Allah’ın varlığına ve sonsuz büyüklüğüne varabilmek ancak iman edenlere özgü bir meziyettir.

İnkâr edenler en açık mucizeyle dahi karşılaşsalar, sahip oldukları ön yargı, kibir, dünya hırsı gibi olumsuz özelliklerden ötürü bunun mucize olduğunu kabul etmezler, görmezden gelirler. Ya da akılsızca ve gülünç yorumlar yaparak bu mucizeyi örtbas etmeye, sıradan, olağan ve önemsiz göstermeye çalışırlar. Oysa yalnızca bu filmde bahsedilen mucize örneklerinden tek birisi dahi normal zekâya sahip vicdanlı bir kişinin iman etmesi için yeterlidir. Ancak, inkâr edenler akıl ve şuurdan yoksun oldukları için Allah’ın insanları çepeçevre saran mucizelerini kavrayamazlar. İnkâr edenlerin mucizeler karşısındaki tutumu ayetlerde şöyle tarif edilir:

“Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve: “(Bu,) Süregelen bir büyüdür” derler. Yalanladılar ve kendi heva (istek ve tutku)larına uydular; oysa her iş sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır.” (Kamer Suresi, 2-3)

Ayetten de anlaşıldığı gibi inkâr edenlerin mucizelere karşı olan kayıtsızlıkları ve yüz çevirmelerinin altında hevalarına uymak, yani nefislerinin sınırsız istek ve arzularının peşinden gitmek vardır. Dolayısıyla mucizeleri kabul etmek onlar için, Allah’ı ve ahiret gününü kabul etmeleri anlamına gelecektir. Aynı zamanda da Allah’a hesap vereceklerini, Allah’ı tanımamanın ve O’na boyun eğmemelerinin karşılığını göreceklerini kabul etmeleri anlamına gelecektir.


Elbette ki bu durum inkâr edenlerin hiç işine gelmez. Bu yüzden yalanlarlar. Ancak gerçekleri kabul etseler de etmeseler de sonuç değişmeyecek, ayette bildirildiği gibi “her iş ‘sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır”. (Kamer Suresi, 3). İnkâr edenlerin apaçık olan mucizeleri yalanlaması, gerçekleri ve ahirette görecekleri karşılığı değiştirmeyecektir.

İnkâr edenlerin, Allah’ın yaratmasındaki hiçbir kuşku götürmeyen mucizeleri görmemeleri aslında Allah’ın her devirde inkâr edenler üzerinde işleyen bir kanunudur. Bu gerçek ayetlerde şöyle anlatılır:

“Olanca yeminleriyle, eğer kendilerine bir ayet (mucize) gelse, kesin olarak ona inanacaklarına dair Allah’a yemin ettiler. De ki: “Ayetler (mucizeler), ancak Allah katındadır; onlara (mucizeler) gelse de kuşkusuz inanmayacaklarının şuurunda değil misiniz? Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terk ederiz. Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, -Allah’ın dilediği dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar.”  (Enam Suresi, 109-111)

Hiç yorum yok