Breaking News

Evren: Tasarımın Doğası ve Doğadaki Tasarım


 

Tasarımın Doğası ve Doğadaki Tasarım

Birçok kişi çocukların oynadığı yap-boz oyununu bilir. Yap bozdaki bir resmin tümünü görmenizin iki şartı vardır: Bütün parçaları kullanılması ve parçaların hepsinin doğru yerde olması. Tek bir parçadaki eksiklik ya da hatalı kullanım halinde başarılı sayılmazsınız.

Bir yap-boz tesadüfen tamamlanabilir mi? Eğer buna biraz da ihtimal veriyorsanız elinize bir avuç yap-boz parçasını alın ve havaya atın. Havaya atılan parçaların yerde tam bir resmi oluşturabileceği fikri size makul geliyor mu?

Yap-boz oyunları, tasarımların doğasını en iyi anlatan örneklerden biridir. Tasarımların temelinde de yap-boz oyunundaki gibi parçaları bir amaca yönelik olarak bir araya getirmek vardır.


Bir mühendisi ya da mimarı tasarım yaparken görebilirsiniz. Uçaklar, bilgisayarlar, köprüler ve kuleler, hatta tiyatro sahneleri birer tasarımdır. Bunların hepsinde de bütünü oluşturan birtakım parçalar kullanılmış, parçaların nasıl bir araya getirilerek tamamlanacağına dair planlamalar yapılmıştır. Tabi bunların yanında planlamayı yapan mühendis, mimar ya da tasarımcıyı da unutmamak gerekir.

 

Tasarımları Nasıl Tanırız?

Peki bir şeyi dışarıdan gördüğünüzde tasarım olup olmadığını anlayabilir miyiz? Doğru işleyen mühendislik sistemlerinde, bir dizi parça birleşerek tek başlarına yaptıklarından çok daha farklı bir fonksiyon gerçekleştiriyorsa, burada bir tasarım var demektir. Fonksiyonu meydana getiren parçaların özellikleri ne kadar fazlaysa, teşhis etmeniz gereken tasarımın delilleri de o kadar çok olur.


Çeşitli sistemlerde bunun örnekleri rahatlıkla gözlenebilir. Mesela bir saati düşünün; zemberek, dişliler, akrep ve yelkovan ilk akla gelen parçalar olacaktır. Hiçbiri tek başına bir saatin yaptığı işi yapamaz, hatta hepsi bir arada olsa ama tek bir tanesi eksilse saatiniz yine de çalışmayacaktır.

Tasarımları genellikle mekanik objelerde rahatlıkla gözlemleriz. Oysa etrafımızda yapay olmayan doğal tasarımlar da oldukça fazladır. Denizin derinliklerinde solunum rahatsızlığı çekmeden, üşümeden yol almanızı sağlayan bir denizaltı nasıl bir tasarım ise balık da bir tasarımdır. Yüzerken sudaki eriyik oksijeni kullanmasına imkân sağlayan solunum sistemi, suyun içinde yukarı aşağı hareket imkânı tanıyan hava kesesi, ilerlemesini sağlayan yüzgeçleri, titreşimleri algılayabilen özel duyu sistemi de bunun birer kanıtıdır.


Balıkta da bir saatte ya da denizaltıda olduğu gibi her birinin asli bir görevi olan çok sayıda sistem ve parça vardır. Bu parçaların hiçbiri kendi başına “balık” olarak adlandırılamaz ve eksiklikleri durumunda da balığın hayatını ya güçleştirir ya da hepten imkânsız kılarlar. Tasarımcısını doğrudan görmemiz ya da proje planlarının elimizde olmaması balığın bir tasarım olduğu gerçeğini değiştirmez.

 

Doğadaki Tasarımlar Evrim Teorisini Geçersiz Kılıyor

Doğada da birçok tasarım olmasına rağmen bunlar bizim yaptıklarımızla çeşitli farklılıklar gösterir. Bu farklar “tasarım olma” özelliğini kazandıran niteliklerden çok tasarımın ortaya çıkış şekli ile ilgilidir. Örneğin bizlerin tasarım yaparken sık sık kullandığımız “bilgi aktarımı” denen olayın doğada olmadığı görülür. Bir mühendis bir denizaltının suya dalıp çıkması için gerekli bilgileri bir başka mühendise aktararak başarısız bir tasarımı işler hale getirebilir. Ama suyun içinde solungaç tipi solunum yapan bir balığın, karadaki bir kertenkeleninki gibi bir solunum sistemini nasıl geliştirmesi gerektiğini bir başka kertenkeleye aktarması imkansızdır.

Bizler tasarımlarımızı değişik modeller yaparak ya da çeşitli denemelerde bulunarak mükemmelleştirebiliriz. Örneğin Thomas Alva Edison elektrik ampulünü ilk defa yaptığında tüm bu niteliklerini kullanmıştı.  Elektrik enerjisini ışık elde etmek için nasıl kullanması gerektiğini biliyordu. Bunun içingerekli sistemi kuracak bir beceriye de sahipti. Bir model yapmış ve bunda değişik malzemeleri deneyerek en iyi verimi yakalamaya çalışmıştı. Yaptığı çeşitli modeller sonucu birinde karar vermiş ve tarihe elektrik ampulünün mucidi olarak geçmiştir.

Doğadaki canlılar da Edison’un ampulü gibi bir tasarım olmalarına karşın kesinlikle aynı süreçten geçmemişlerdir.  Bir kere doğadaki tasarımların deneyim ile ortaya çıkması düşünülemez. Çünkü insan yapısı bir tasarımın üzerinde defalarca değişiklik yapabilirsiniz. Ama söz konusu olan bir canlı ise bu imkânsız hale gelir. Canlılardaki sistem ve organların çoğu, çok sayıda bağımsız parçanın bir arada çalışmasıyla işlev görür. Bu parçaların bir tanesi dahi olmasa ya da sakat olsa, organ hiçbir işe yaramaz. Canlılığın temel birimi olarak kabul edilen hücre hakkında biraz bilginizin olması bunu anlamanız için yeterlidir:

“…Vücudunuzdaki her hücre saniyede ortalama 2000 protein oluşturmaktadır. Her saniyede, her hücrede ve hiç aralık verilmeksizin. Hücreler bunu öylesine mütevazi bir tavırla yapmaktadırlar ki biz bunca faaliyeti hiç ama hiç hissetmeyiz. Protein yüzlerce aminoasidin bir araya gelerek oluşturduğu bir dizidir ve aminoasitlerde yaklaşık on milyon atomdan oluşan beş yüz kadar aminoasidi seçip bunları önceden seçilmiş olan dizilerde organize ediyor, bir araya getiriyor her bir dizinin spesifik bir şekilde kıvrılıp kıvrılmadığını kontrol ediyor ve daha sonra her bir proteini her nasılsa bu özel proteine ihtiyaç duyduğunun işaretini veren belli bir alana, bazılarını hücre içine, bazılarını hücre dışına gönderiyor. Bu işlem her saniye, her hücrede tekrarlanıyor. Bedenimiz yaşayan bir mucizedir.” (Gerald L. Schroeder, Tanrı’nın Saklı Yüzü, Gelenek Yayıncılık, Nisan 2003, İstanbul, ss.67-68)


Hücrenin bu işleyişi bir saate göre kat kat daha karmaşıktır. Hücredeki bileşenlerin sayısı saattekinden çok daha fazladır. Bugün bilim adamları hücredeki bu karmaşık ama son derece düzenli işleyiş karşısında hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Geçtiğimiz yüzyılın başında hücre ile ilgi kitap sayısı birkaç tane iken bugün bu konuda kütüphaneler dolusu kitap ve doküman mevcut. Bu durum “hayatın kökeni nedir?” sorusunu gündeme getirmektedir:

 “Hayatın başlangıcına dair öne sürülen bütün moleküler, biyolojik ve kimyasal görüşleri ayrıntılarıyla inceleyip, bu konuda bulabildiğim bütün kitap ve makaleleri okudum. Ancak tatmin edici bir izahat ile henüz karşılaşmadım. Temel sorun ilk canlı sistemi için gerekli olan orijinal modelde (DNA ya da RNA) yatmaktadır. En temel özlerine indirgense bile, bu model çok kompleks bir yapıda olmalıydı. Sadece ve sadece bu modele dayanılarak, bir yaratıcının var olduğunu söylemek gayet makul bir şey olacaktır.” (Henry Morgenau & Roy Abraham Varghese, Kosmos Bios Teos, Gelenek Yayıncılık, Ekim 2002, İstanbul, s.185.)

 

Canlılar İndirgenmez Kompleksliğe Sahip Olarak Yaratılmışlardır

Bilim adamı Henry Margenau’nun vurguladığı canlılardaki kompleks yapılar için bilim dünyasında genellikle “indirgenemez komplekslik” olarak isimlendiriliyor. İndirgenemez kompleksliğin anlamı şudur: Canlılardaki sistem ve organların çoğu, çok sayıda bağımsız parçanın bir arada çalışmasıyla işlev görür. Bu parçaların tek biri bile olmasa, ya da sakat olsa, organ hiçbir işe yaramaz.


Örneğin kulağınızın dışarıdaki sesleri duyabilmesi, çok sayıda küçük organın zincirleme reaksiyonu sayesinde mümkün olur. Bunlardan birini, örneğin orta kulaktaki “çekiç” kemiğini çıkarın, ya da yapısını bozun, artık hiçbir şey duymazsınız. Kulağınızın duyması için; dış kulak zarı, örs, çekiç ve üzengi kemikleri, iç kulak zarı, salganyoz, salyangoz sıvısı, algılayıcı hücreler, bu hücrelerin titreşimi algılamalarını sağlayan tüycükler, hücrelerden beyne giden sinir ağı ve beyindeki duyma merkezi gibi farklı elemanların herbirinin eksiksiz olarak var olması gerekir. Sistem “aşama aşama” gelişemez, çünkü ara aşamaların hiçbiri herhangi bir işe yaramayacaktır.

İşte “indirgenemez komplekslik” denen bu kavram, Darwinist teoriyi en temelinden yıkmaktadır. İşin ilginç yanı, Darwin’in de bu konuda büyük bir endişe duymuş olmasıdır. Türlerin Kökeni’nde şöyle yazmıştır:

“Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır. Ama ben böyle bir organ bulamadım…” (Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s.)

Darwin, 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde böyle bir organ bulamamış veya bulmak istememiş olabilir. Ancak 20. yüzyıl bilimi, canlılığı en ince detaylarına kadar incelemiş ve gerçekte canlı yapılarının çoğunun indirgenemez komplekslik özelliğine sahip olduğunu göstermiştir. Bu nedenle de Darwin’in teorisi, korktuğu gibi “kesinlikle yıkılmış”tır.

Doğada pek çok canlı Darwin’in teorisini yıkan sistemlere sahip olarak yaratılmıştır. Bu sistemler bazen bir kuşun kanatlarında, bazen bir bakterinin tüycüğünde bazen de bir yarasanın kafatasının içinde yer alır.  Bunları inceleyenler bir yandan Darwinizm’in ne denli büyük bir yanılgı olduğunu görür, öte yandan bu sistemlerin ne denli üstün bir bilgiyle yaratılmış olduklarına tanıklık ederler.

Canlılar Allah’ın kusursuz yaratışının delillerini görmemiz yaratılmıştır. Nitekim Allah’ın bu kusursuz yaratma gücü ve sanatı, bir Kuran ayetinde şöyle ifade edilir:

“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)

Hiç yorum yok