Breaking News

Evren: Yaşam İçin Özel Ayarlanmış Fizik Sabitleri


 

Yaşam İçin Özel Ayarlanmış Fizik Sabitleri

Şu anda bu yazıyı okuyor olmanız, nefes almanız, kalbinizin atması, 100 trilyon hücrenizin yaşamsal faaliyetlerine devam etmesi, içtiğiniz suyun varlığı, yediğiniz sebze ve meyvelerin çeşitliliği, saksınızdaki çiçeklerin rengarenk görüntüsü, doğadaki birbirinden farklı hayvanların yaşamı, yani kısaca dünyadaki bu zengin canlılık aslında çok kritik değerler üzerine kuruludur. İşte bu kritik değerler, evrensel temel fizik sabitleridir.


Bunlar, evrenin ilk yaratıldığı andan itibaren son derece ince ayarlanmıştır ve Allah’tan bir rahmet olarak her an korunmaktadır. Peki bu temel fizik sabitleri nelerdir? Eğer şu anda sahip olduklarından farklı değerlerde olsalardı bugün alışageldiğimiz yaşam var olabilir miydi? Temel fizik sabitlerinin bizim, dünyamız ve evrenimiz üzerindeki etkilerini inceleyelim.

 

Suyun Akışkanlığı

Örneğin su molekülündeki tasarımın onlarca özelliğinden sadece birini ele alalım: “Suyun akışkanlığı”.

Her sıvının farklı bir akışkanlık değeri vardır. Suyun akışkanlığı ise canlıların tam kullanabileceği orandadır. Eğer suyun akışkanlığı daha zayıf olsaydı, yani su daha yoğun bir sıvı olsaydı, bitkilerin kıl inceliğindeki borularının içinde ilerleyemeyecek ve bitki yaşamı için gerekli maddeleri taşıyamayacaktı.


Suyun akışkanlığı şimdi olduğu gibi olmasaydı, akarsuların akışı farklılaştığından, dağ oluşumları değişecek, vadiler, verimli ovalar oluşmayacak, kayalar parçalanıp toprakları meydana getiremeyecekti.

Su, vücudumuzu mikroplara ve zararlı yabancı maddelere karşı koruyan akyuvarların da hareket etmesine imkân tanır. Eğer su daha yoğun olsaydı kan daha kıvamlı olacak ve bu hücrelerin damarlar içindeki hareketi imkânsız hale gelecekti. Kalbin kanı pompalaması zorlaşacak, bunun için gerekli enerjiyi belki de karşılayamayacaktı.


Sadece bu birkaç örnek bile suyun canlılar ve özellikle insan için yaratılmış özel bir sıvı olduğunu göstermektedir. Bir ayette Allah, insanlara su hakkında şöyle buyurmuştur:

“Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır.” (Nahl Suresi, 10-11)

 

Evrenin Oluşumundaki Hassas Ayarlar

Cambridge Üniversitesi’nde emeritus profesör olarak görev yapan ünlü İngiliz astronom Sir Martin Rees, evrenin ince ayarlanmış (fine-tuned) olduğunu aşağıdaki fizik sabitleriyle göstermiştir:(1),2

 

  • N = 1036. Elektromanyetik kuvvetin kütleçekim kuvvetine oranıdır. Eğer bu oran daha küçük olsaydı evren sadece çok kısa bir süre var olabilirdi.(2)
  • Omega(ω) = 1. Evrendeki madde miktarıdır.  Yoğunluk parametresi olarak da bilinir. Eğer madde miktarı ve bu madde miktarının neden olduğu çekim kuvveti daha güçlü olsaydı, yaşam oluşmadan önce evren içine çökerdi. Eğer daha zayıf olsaydı, evren oluşamazdı.2
  • Lambda(λ) = Kozmolojik sabit Karanlık enerji yoğunluğunun evrenin kritik enerji yoğunluğuna oranını tanımlar. 10-122 civarında bir sayıdır. Değişiklik evrenin genişleme hızını değiştirir. Eğer kozmolojik sabit bu kadar küçük bir sayı olmasaydı, evren çok hızlı genişer ve yıldızlar ve diğer astronomik yapılar oluşmazdı.2
  • Q= Kütle çekim kuvvetinin cismin kütlesine denk gelen enerjiye oranı 10-5’dir. Eğer bu sayı daha küçük olsaydı, gaz hiçbir zaman galaksileri oluşturmak üzere yoğunlaşamazdı. Eğer daha büyük olsaydı, yıldızlar hızla içine çökerek kara deliklere dönüşecekti.2
  • D= Uzaysal boyutların uzay zamandaki sayısıdır. Dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren 3 boyutlu bir evrende yaşıyoruz ve bunun dışındaki bir dünyayı hayal dahi edemiyoruz. Gerçekten de eğer boyut sayısı 2 ya da 4 olsaydı, yaşam var olmazdı.Örneğin 4 boyutlu bir evren olsaydı, güneş ile dünyamız arasındaki kütle çekim kuvveti aradaki mesafeden çok daha fazla etkilenecekti. 3 boyutlu evrende çekim kuvveti uzaklığın karesiyle ters orantılıdır, 4 boyutlu evrende ise küpüyle ters orantılıdır. Bir sayının küpü karesinden daha hızlı büyür. Örneğin 5 in karesi 25 tir ama küpü 125’tir. Bu da 4 boyutlu evrende kütle çekim kuvvetinin şimdikinden çok daha fazla olacağını gösterir. Bu durumda dünyamız herhangi bir neden yüzünden kendi yörüngesinde yavaşlasaydı, güneşin tam içine doğru hızla çekilecekti. Hızı çok az bile artsa soğuk ve karanlık uzay boşluğuna doğru çılgıncasına spiral çizerek gidecekti. Bu yüzden güneş sistemimizin kararlılığını 3 boyutlu olmasına borçluyuz.
  • ε (epsilon) =007 Epsilon atom çekirdeğindeki parçacıkların birbirlerine bağlanma kuvvetidir. Bu kuvvet 0.006 veya 0.008 olsaydı atomlar oluşamazdı.


Bu sayılardaki hassas dengeler, evrenin tesadüfen meydana gelemeyeceğinin açık bir göstergesidir. Fizik sabitleri evrenin, yıldızların, gezegenlerin ve diğer gök cisimlerinin oluşumu ve dünyadaki yaşamın var olabilmesi için her şeyin yaratıcısı olan Yüce Allah tarafından belirli bir ölçüyle takdir edilmiştir.

“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.” (Furkan Suresi, 2)

 

Yaşamsal Faaliyetlerimiz İçin Özel Ayarlanmış Kuvvetler

Odanızda halının üzerinde yürürken küçük cisimlerin giysilerinize yapışmasına yol açacak ya da elbiselerinizi giyerken saçlarınızın dikleşmesini sağlayacak kadar vücudunuzda statik elektrik oluşturabildiğinizi tecrübe etmişsinizdir.


Bu örnekler, elektriksel kuvvetin yerçekimi kuvvetinden ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Dünyanın devasa kütlesi cisimleri yere çekmek için bir kuvvet sarf ederken, sizin oluşturduğunuz statik elektriğin ufacık bir miktarı dünyanın bu kuvvetini yenmeye yeter. İşte yaşamın olmasını sağlayan da elektriksel kuvvetin yerçekiminden çok daha güçlü olmasıdır. Yaşam, kimyasal ve elektriksel reaksiyonların bir bileşimidir. Ancak, kaslarımızın hareketini ya da yiyeceklerin sindirimini sağlayan kimyasal reaksiyonlar bile elektriksel yük geçişine bağlıdır. Kimyasal reaksiyonlar, elektronların bir atomdan diğer atoma geçişi esnasında olur. Bu geçişler, sinir hücrelerimizin kaslarımıza ya da beynimize mesaj göndermesini sağlar. Eğer elektriksel kuvvet yerçekimine göre daha zayıf olsaydı, bu işlemleri yapmak imkânsız olurdu ve yaşamsal faaliyetlerimiz devam edemezdi. Yaşamımız için gerekli olan elektriksel kuvvetin gücünü tam da yerçekimini yenebilecek kadar ayarlayan, hiç şüphesiz, tüm âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır.

 


Bir sinir hücresinde elektriksel sinyaller iyon değişimi şeklinde gerçekleşir (solda). Sinir hücresi iyonların giriş çıkış yapmasını sağlayacak özel yapılarla yaratılmıştır (sağda). Bu yapılar ya da iyonların giriş çıkışlarının tabi olduğu fizik kuralları farklı olsaydı göremez, duyamaz, tadamaz, işitemez ve dokunamazdık. Kısacası yaşayamazdık.

 

Yaşamın Temeli: Kompleks Kimyanın Oluşumu

Astrobiyolojinin öncülerinden Carl Sagan’ın ünlü bir lafı vardır: “Hepimiz yıldız tozuyuz.”(3) Çünkü yaşamın kaynağı olan kompleks elementlerin oluşumu yıldızlar sayesinde mümkün olmaktadır.

Evrende en bol bulunan ve en hafif olan element ‘hidrojen’dir. Yıldızları da devasa birer hidrojen topları olarak görebiliriz. Yıldızlara etkiyen kütleçekim kuvvetinin basıncı o kadar güçlüdür ki, nükleer reaksiyonlar olmaya başlar ve hidrojen füzyon reaksiyonuyla helyuma dönüşür. Kaynaşan her 4 hidrojen çekirdeğine karşılık 1 helyum çekirdeği ortaya çıkar. Ancak sonuçta ortaya çıkan helyum çekirdeğinin ağırlığı, başlangıçtaki 4 hidrojen çekirdeğinin ağırlığından daha azdır.


Burada kaybolan madde, saf enerjiye dönüşmüştür. Bu enerji de, ilk başta var olan hidrojenin yalnızca 0.007’sine denk gelmektedir. Evrendeki yaşamın varlığı ise bu sayıya karşı çok hassastır. Eğer bu sayı 0,006 olsaydı, hidrojen hiçbir zaman helyuma dönüşemezdi, evrende var olan tek element sadece hidrojen olurdu, daha kompleks bir kimya oluşamazdı. Eğer bu sayı 0,008 olsaydı, evrende hiç hidrojen kalmazdı, çünkü Big Bang’den hemen sonra bütün hidrojenler helyuma dönüşüp tükenirdi.Su molekülünün (H2O) 2 hidrojen atomu içerdiğini hatırlarsak, tüm hidrojenlerin tükenmesi durumunda suyun oluşması imkânsız olacaktı ve yaşam da olmayacaktı.

 
Karbon Bazlı Bir Yaşam

“Nasıl oldu da karbon, nitrojen ve oksijen gibi yaygın elementler tam da yaşamın bağlı olduğu molekülleri oluşturmak için ihtiyaç duydukları doğru atomik yapıya sahip olmuş oldular? Sanki evren, bilinçli bir şekilde tasarlanmış gibi.”(4) (Prof. Richard Morris)

Karbon, canlıların kimyası için vazgeçilmez bir elementtir. Karbonu yaşam için vazgeçilmez yapan ise, kendi bedenimiz de dahil olmak üzere hayatımızın her parçasının, yeryüzündeki hemen hemen her şeyin temelini teşkil eden bir element olmasıdır. Peki bu derece hayati bir önem taşıyan karbon elementi nasıl oluşmuştur?


Ömürlerini dolduran yıldızlar içe doğru çökmeye ve sıcaklıkları artmaya başlar. Sıcaklık 100 milyon Kelvin’i aştığında, helyum çekirdekleri  (4He) birleşerek karbon (12C) gibi daha ağır elementlere dönüşür. Ama önce iki helyum çekirdeğinin birleşerek berilyum çekirdeğini (8Be) oluşturması gerekir. Ancak berilyum çekirdeği son derece kararsızdır ve yarı ömrü sadece 10-16 saniyedir. Bu süreden sonra berilyum çekirdeği bozunarak tekrar iki helyum çekirdeğine dönüşür. İşte bu kadar kısa süre içinde berilyum çekirdeğinin bozunmadan bir helyum çekirdeğiyle çarpışması gereklidir ki ortaya karbon atomu çıkabilsin. Bu, normal şartlarda oluşması son derece imkansız bir olaydır.


Ancak karbon oluşumu esnasında “çifte rezonans” adı verilen bir mucize gerçekleşir. İki helyumun rezonans yaparak birleştiği anda, ortaya çıkan berilyum, 10-16 saniye içinde bir üçüncü helyumla ayrı bir rezonans yapıp birleşir ve karbonu oluşturur.

Karbonun oluşumundaki hassas ayarlar bununla da sınırlı değildir. İlk aşamada oluşan karbon çekirdeği (12C*), “Hoyle Durumu” denilen kararsız bir yapıdadır ve ancak gama ışıması yaparak kararlı karbon çekirdeğine dönüşür. Hoyle durumundaki karbon atomunun enerjisi 7.656 MeV’tur. (1 eV, yani bir elektron volt, 1 adet elektronun 1 voltluk potansiyel farkta kazandığı enerjidir. Çok küçük bir enerji birimidir.) Karbonun, dolayısıyla yaşamın var olabilmesi için bu sayının 7.596 MeV ile 7.716 MeV arasında “ince ayarlanmış” olduğu hesaplanmıştır.(5) Ayrıca, güçlü nükleer kuvvetin %0.5 ve elektromanyetik kuvvetin %4 hassaslığında “ince ayarlanmış” olması gerektiği bulunmuştur.5

Bilim insanlarının “ince ayarlanmış” olarak ifade ettiği bu değerler kör tesadüflerin, şuursuz atomların aldıkları kararların, oluşturdukları düzenin bir eseri değildir, Yaratılış gerçeğini gösteren apaçık delillerdir.

 

Kararlı ve Kararsız (Radyoaktif) Elementler

Bilinen 118 element vardır. Bunlardan 80 tanesi kararlı bir yapıya sahiptir. Geriye kalan elementler ise kararsız, diğer bir ifadeyle radyoaktiftir. Peki kararlı elementlerin sayısını ne belirlemektedir?

Fizikte dört temel kuvvetin birinin ya da birkaçının etkili olduğu görülür. Bu dört temel kuvvet:

  1. Kütleçekim kuvveti
  2. Zayıf nükleer kuvvet
  3. Elektromanyetik kuvvet
  4. Güçlü nükleer kuvvettir.

Bunlardan güçlü nükleer kuvvet ve elektromanyetik kuvvet çekirdeğin yapısını belirler, bu kuvvetlerin birbirlerine göre nispi büyüklükleri de kararlı elementlerin sayısını belirler. Güçlü nükleer kuvvet atomun çekirdeğindeki protonları ve nötronları bir arada tutan kuvvettir. Elektromanyetik kuvvet ise aynı yüklü protonları birbirinden uzaklaştıran kuvvettir. Yani çekirdekteki bir proton bir taraftan diğer protonların elektromanyetik kuvveti tarafından itilirken diğer taraftan proton ve nötronların güçlü nükleer kuvvetiyle çekilir. Bir proton üzerine etki eden elektromanyetik kuvvet, çekirdekteki proton ve nötron sayısı arttıkça artar. Ancak proton ve nötron sayısı belli bir seviyeyi aştıktan sonra güçlü nükleer kuvvet artmaz. Bu yüzden çok ağır elementler gevşek bir yapıdadır ve bazıları doğal bozunmaya uğrarlar. Bu elementlere “radyoaktif” denir.

 

Eğer Bu Kuvvetler Şimdikinden Farklı Bir Değerde Olsaydı Evreni Neler Beklerdi?
  1. Güçlü nükleer kuvvet biraz daha zayıf olsaydı içinde bir proton bulunduran hidrojen dışındaki hiçbir atom olmazdı ve canlılık oluşmazdı.
  2. Zayıf nükleer kuvvet biraz daha güçlü olsaydı Big Bang’de çok fazla hidrojen helyuma dönüşürdü.  Eğer bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, yıldızlardaki ağır elementlerin (demir gibi) oluşumu olumsuz etkilenecek ve vücudumuzda bu elementler olmadığı için yaşayamayacaktık.
  3. Elektromanyetik kuvvet daha şiddetli olsaydı kimyasal bağların oluşumu sorunlu olurdu ve canlılık için mutlak gerekli olan karbon ve oksijen atomları yetersiz kalırdı.
  4. Kütle çekim kuvveti daha şiddetli olsaydı yıldızlar bu kuvvetin gücüne direnemeden kara deliklere dönüşürdü. Eğer daha zayıf olsaydı ağır elementler oluşturacak yıldızlar oluşamayacaktı.

Bu 4 kuvvet arasında inanılmaz hassas ayarlar vardır. Bu ayarların en ufak değişmesi evrenin tüm dengelerini bozar. Örneğin kütle çekim kuvvetinin elektromanyetik kuvvete oranı sırf 1040  ta bir oranında bile değişseydi yıldızların oluşumundaki olumsuzluk canlılığın oluşumuna izin vermeyecekti.

 

Peki, eğer güçlü nükleer kuvvet şimdi olduğundan çok azıcık daha zayıf olsaydı ne olurdu? Bu durumda, kararlı elementlerin sayısı daha az olacaktı. Örneğin, şimdi kararlı olan demir elementi, bir anda radyoaktif bir elemente dönüşebilirdi. Demirin kararlı bir yapıda olması bizim için son derece hayati önem taşımaktadır, çünkü kan hücrelerimizin bir bileşenidir. İşte demirin radyoaktif olması durumunda kan hücreleri hayati görevlerini yerine getiremezdi ve yaşam da olmazdı. Başka ağır bir element olan kalsiyumu ele alalım. Vücudumuza şekil veren, organlarımızı koruyan ve kaslarımızla birlikte vücudumuzun hareketini sağlayan kemiklerimizin yapısını oluşturan en önemli maddedir. Kalsiyumun radyoaktif olması durumunda yine yaşam mümkün olmayacaktı. Güçlü nükleer kuvvet karbon, nitrojen ve oksijeni radyoaktif yapacak kadar da zayıf olabilirdi, bu durumda yine canlı bir varlıktan söz edemezdik. Eğer güçlü nükleer kuvvette sadece %5’lik bir düşme meydana gelseydi o zaman daha vahim bir sonuç doğacaktı: evrendeki yegane element hidrojen olurdu ve kompleks yaşam hiçbir zaman oluşamazdı.(6)


Yaşamın oluşmasına imkân sağlayacak elementlerin hepsinin kararlı bir yapıda olması çok büyük bir mucizedir. Güçlü nükleer kuvvet ve elektromanyetik kuvvetin arasındaki hassas dengenin kendiliğinden kurulduğunu ve kendiliğinden sürdürüldüğünü iddia etmek son derece akıl dışı bir mantıktır. Bu kusursuz denge, sonsuz ilim ve kudret sahibi Allah tarafından kurulmuştur.

 

Yaşam İçin Özel Tasarlanmış Hidrojen Bağı

“Gerçeklerin akıl süzgecinden geçirilerek yorumlanışı ortaya koymaktadır ki, üstün bir Akıl, fiziğe, kimyaya ve biyolojiye müdahale etmiştir ve doğada varlığından söz etmeye değer bilinçsiz güçler yoktur. Gerçeklerin hesaplanmasıyla ortaya çıkan sayılar o kadar akıl almazdır ki, beni bu sonucu tartışmasız biçimde kabul etmeye götürmektedir.”(7)

Prof. Fred Hoyle

Elektromanyetik kuvvetin fizikteki dört temel kuvvetten biri olduğunu belirtmiştik. Elektromanyetik etkileşimler günlük yaşamda olağanüstü önem taşımaktadır. Kimya ve biyolojideki moleküller arasındaki etkileşimi sağlayan kuvvetlerin hepsi (iyonik bağ, van der Waals, hidrojen bağı) temelde elektromanyetiktir. Örneğin, hidrojen bağını ele alalım. Bizim için neden hayatidir? Bilindiği üzere su olmadan yaşam mümkün olmazdı. Suyu bu kadar özel yapan ve onu diğer sıvılardan ayıran sıra dışı özellikleri de hidrojen bağına dayanır. Örneğin, su olağandışı yüksek bir kaynama noktasına sahiptir. Suyu, periyodik tabloda oksijenle aynı 6A grubunda yer alan diğer elementlerin hidrojenle yaptığı bileşiklerle kıyaslayalım.

Periyot numarası azaldıkça (periyodik tabloda aşağıdan yukarı çıktığımızda) bileşiklerin kaynama noktasının da düzgün olarak azaldığını görürüz: H2Te için -4 oC, H2Se için -42 oC ve H2S için -62 oC. Bu durumda su normal bir sıvı gibi davransaydı yaklaşık -80 oC civarında kaynaması gerekirdi ve dünyadaki bütün su gaz halde olurdu. Böyle bir dünyada yaşamdan da bahsedemezdik. Ancak suyun hidrojen bağı yapabilme özelliğinden dolayı bir su molekülü diğer su molekülleri ile bağ kurar. Suyun buharlaşmadan önce bu bağların kırılması da enerji gerektirdiğinden su beklenenden çok daha yüksek bir sıcaklıkta kaynamaya başlar. Sadece bu örnek bile suyun yaşama uygun olarak yaratılmış çok özel bir sıvı olduğunu göstermektedir. Eğer Allah dileseydi su da diğer sıvılar gibi normal davranır, yeryüzündeki tüm su buharlaşıp kuruyup giderdi. Allah bir ayetinde şöyle buyurmuştur:

“Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz Biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz.” (Müminun Suresi, 18)

Hidrojen bağını yaşam için vazgeçilmez kılan bir başka örnek de proteinler ve DNA’nın yapısıdır. Bu bağlar, proteinlerin hayati işlevlerini gerçekleştirmesini sağlayan özel 3 boyutlu yapılara sahip olmalarını sağlar. Yine bu bağlar, DNA’nın çift zincirini en etkili

maxresdefault

biçimde bir arada tutar. Daha da önemlisi, kovalent bağlara göre daha zayıf olduğu için DNA’nın kopyalanması sırasında zincirlerinin kolayca açılmasını sağlar. Eğer hidrojen bağı biraz daha zayıf olsaydı DNA’nın çift sarmal yapısı oluşamayacak, eğer biraz daha güçlü olsaydı bu sefer de zincirler hiç açılmayacak ve kopyalanma hiçbir zaman gerçekleşemeyecekti. Yaşamın devamı için hidrojen bağlarını tam da olması gereken kuvvette tutan, her şeyin Yaratıcısı olan Allah’tır.

 

Fotosenteze Elverişli Bir Güneş

Bütün canlılar doğrudan ya da dolaylı olarak fotosenteze bağımlıdır. Fotosentez için de görünür ışık gereklidir. Kızılötesi ışınların fotonları fotosentez için yeterli enerjiye sahip değildir. Diğer tarafta, mor ötesi ışınların fotonları çok yüksek enerjiye sahiptir ve yaşam için zararlıdır. Peki güneş dışındaki diğer yıldızlar yaşamı destekleyebilir mi?


Bir cisim tarafından yayılan ışığın yoğunluğu, ışığın dalga boyuna ya da frekansına bağlıdır. Bir yıldız tarafından yayılan ışık tayfı, o yıldızın yüzey sıcaklığı tarafından belirlenir, yani çekirdekteki enerji üretim hızı ve yüzey alanından etkilenir. Enerji üretim hızı ve yüzey alanı da birçok fizik sabiti (güçlü nükleer kuvvet, kütle çekim kuvveti ve elektromanyetik kuvvet gibi), elektron-proton kütlesi ve ışığın hızı tarafından belirlenir. Evrendeki ana kol yıldızları iki sınıfa ayırabiliriz: mavi devler ve kızıl cüceler. Mavi devler, çok büyük yıldızlardır ve mavi bir devin çekirdeğinde üretilen enerji yıldızın iç kısmı boyunca ışığın yayılması sayesinde taşınır. Mavi devler çok fazla mor ötesi ışın yaydığı için yaşam için uygun değildir.


Kızıl cüceler, düşük kütleli yıldızlardır ve kızıl bir cücenin çekirdeğinde üretilen enerji konveksiyon ile taşınır. Kızıl cüceler genellikle kızılötesi ışınlar yayarlar, ki bu ışınların enerjisi yaşamın desteklenmesi için çok zayıftır. Güneş benzeri yıldızlar kızıl cüceler ile mavi devler arasına denk gelir: hem konveksiyon hem radyasyon enerjinin taşınmasında rol oynar ve bu yıldızlar görünür ışık tayfında enerji yayarlar. Bu da fotosentezi ve yaşamı destekler. Çoğu yıldız mavi dev rejimi ve kızıl cüce rejimi arasındaki sınırın yakınlarında yer aldığı için, fiziksel sabitlerin değerlerindeki çok ufak bir değişim bile bütün yıldızların ya mavi dev olmalarına ya da kızıl cüce olmalarına neden olabilirdi. Bu durumda yaşam var olamazdı.

Örneğin kütleçekim sabiti şimdiki değerinden daha büyük olsaydı, Güneş daha sıkı bir yapıda olacaktı ve çekirdek sıcaklığı artacaktı. Güneşin çekirdek basıncı ve sıcaklığındaki artış çekirdekteki enerji üretim hızını da arttıracaktı. Yüzeyden daha fazla enerji yaymak için sıcaklık ya da yüzey alanının artması gerekir. Ancak daha yüksek bir kütleçekim, yüzey alanını düşürmeye meyilli olacaktı. Bu yüzden de Güneş’in yüzey sıcaklığı şimdi olduğundan çok daha yüksek olacaktı ve enerjisini mor ötesi ışınım şeklinde yayacaktı. Güneş, mavi devler gibi olacak ve yaşam için uygun olmayacaktı.

Yer çekimi dediğimiz kuvvet dünyanın kütlesinden kaynaklanan kütle çekim kuvvetidir. Eğer bu kuvvet bugünkünden daha fazla olsaydı ne olurdu? Koşmak ve hatta yürümek imkânsız hale gelirdi. İnsanlar ve hayvanlar tüm bu hareketleri gerçekleştirmek için şimdikinden daha çok enerji sarf ederlerdi. Bu durumda başta yeryüzündeki besin kaynakları olmak üzere enerji kaynakları hızla tükenerek yok edilirdi. Ya çekim kuvveti daha zayıf olsaydı? Hafif şeyler yeryüzünde sabit durmayacaktı. Sözgelimi en ufak bir esintide yerden kalkan toz ve kum taneleri saatlerce havada uçuşacaktı. Yağmur damlalarının hızı çok yavaşlayacak, yere inmeden yeniden buharlaşacaklardı. Akarsuların akış hızı yavaşlayacak, bu nedenle onlardan elektrik enerjisi elde edilemeyecekti.


Bu özellik Newton tarafından açıklanan kütlesel çekim kanununa dayanmaktadır: Newton’un kütlesel çekim yasası cisimler birbirinden uzaklaştıkça çekim kuvvetinin azaldığını söyler. Bu yasaya göre iki yıldız arasındaki mesafe 3 katına çıkacak olursa, çekim kuvveti 9 kat azalacaktır. Veya uzaklık yarıya indiğinde yıldızın çekim kuvveti 4 kat artacaktır.

Bu yasa dünyanın, ayın ve gezegenlerin yörüngelerinin bugünkü gibi olmasını açıklar. Eğer yasa böyle olmayıp da yıldızın çekim kuvveti uzaklık arttıkça daha fazla azalsaydı, gezegenlerin yörüngeleri eliptik olmazdı, gezegenler sarmal bir yörünge çizerek güneşe doğru inişe geçerlerdi. Tam tersine daha az olsaydı ise, uzak yıldızların çekim kuvveti güneşinkine baskın çıkar ve dünya güneşten sürekli uzaklaşan bir yolculuğa çıkardı. Bunun sonucunda, dünya, ya hızla güneşe yaklaşıp sıcaktan kavrulur ya da güneşten uzaklaşarak uzayın mutlak soğukluğuna savrulup donardı.

 

Sonuç

Görüldüğü gibi, fizik sabitlerindeki en ufak bir oynama bile bugün bildiğimiz canlılığın meydana gelmesini engelleyebilirdi. Ama evrenin tamamı, devasa yıldızlardan atom altı parçacıklarına kadar her şey kusursuz bir düzen, uyum ve hassas dengeler ile yaratılmıştır. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:

“O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman’ın yaratmasında hiçbir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.” (Mülk Suresi, 3-4)

 

 Yazar / Aylin Yılmaz /  İstanbul Üniversitesi Fizik Bölümü

Alıntılar:

 

1- Martin Rees, Just Six Numbers: The Deep Forces That Shape The Universe, 1999.

2-Brad Lemley, Why is There Life?, Discover Magazine, 2000.

3- James D. Stein, Cosmic Numbers: The Numbers That Define Our Universe, 2011.

4- Richard Morris, The Fate of the Universe, 1982, 155.

5- Livio, M.; Hollowell, D.; Weiss, A.; Truran, J. W. (27 July 1989). “The anthropic significance of the existence of an excited state of 12C”. Nature340 (6231): 281–284.

6-Taeil Albert Bai, The Universe Fine-Tuned for Life, Stanford University, Stanford, CA 94305.

7- Fred Hoyle,  The Universe:  Past and Present  Reflections, Annual Reviews of Astonomy and Astrophysics, 20 (1982), 16.

Hiç yorum yok