Breaking News

Evrimin Devam Eden Açmazları


 

2018 Nobel Kimya Ödülü ve Evrimin Devam Eden Açmazları

2018 Nobel Kimya Ödülü’nü Amerikalı Frances H. Arnold, George ve P. Smith, İngiliz bilim insanı Gregory P. Winter ile paylaşmıştı. Bu üç bilim insanı “yönlendirilmiş evrim” olarak isimlendirilen yöntem ile yeni protein ürettikleri gerekçesi ile bu ödüle layık görülmüştü.

2017 Nobel Kimya ödülünü alan Aziz Sancar’ın evrim karşıtı çıkışından hemen sonra aynı ödülün bu sene evrimci bilim insanlarına verilmiş olması oldukça dikkat çekici.

Bir diğer dikkat çeken gelişme ise Evrim Ağacı internet sitesinin, 2018 Nobel Kimya Ödülü konulu haberini adeta evrimin bir zaferi gibi sunmaya çalışmasıydı. Evrim Ağacı’nın bu göz boyama çabalarına karşın evrim ile ilgili açmazlar hala varlığını sürdürmeye devam ediyor.

 

Doğal Seçilim Evrimleştirmez

Evrim Ağacı’nın, ödül ile ilgili yazının girişinden sonraki bölümde doğal seçilim ve adaptasyon gibi mekanizmaların sözde evrimi gösterdiğini tartışmasız bir gerçekmiş gibi anlatma çabası göze çarpmaktadır. Oysa doğal seçilimin doğada canlıların farklı türlere evrilmesine yol açtığına dair en ufak bir delil bile mevcut değildir. Şöyle ki;

Doğal seçilim doğada sürekli bir yaşam mücadelesi olduğu ve hayatta kalanların hep “güçlü ve doğal şartlara uygun” canlılar olduğu varsayımına dayanır. Örneğin yırtıcı hayvanların tehdidi altında olan bir geyik sürüsü içinde, çoğunlukla hızlı kaçabilen geyikler hayatta kalacaktır. Bir süre sonra ise bu geyik sürüsü, hızlı koşabilen bireylerden ibaret hale gelecektir. Ancak dikkat edilirse bu süreç, ne kadar uzun sürerse sürsün, geyikleri bir başka canlı türüne dönüştürmez. Zayıf geyikler elenir, güçlüler hayatta kalır, ama sonuçta geyiklerin genetik bilgisinde hiçbir değişiklik olmaz ve iddia edildiği gibi bir “tür değişimi” gerçekleşmez. Geyikler ne kadar seçilime uğrarlarsa uğrasınlar, geyik olarak yaşamaya devam ederler.


Nitekim bugüne doğal seçilim vasıtasıyla canlıların evrimleştiğine dair tek bir bulgu ortaya konamamıştır. Ünlü bir evrimci olan İngiliz Doğa Tarihi Müzesi baş paleontoloğu Colin Patterson, bu gerçeği şöyle kabul etmektedir:

“Hiç kimse doğal seçilim mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizm’in en çok tartışılan konusu da budur.” (1)


Fransa’nın en ünlü zoologlarından, 35 ciltlik Traité de Zoologie ansiklopedisinin editörü ve Fransız Bilimler Akademisi’nin (Académie des Sciences) eski başkanı Pierre-Paul Grassé ise, Evolution of Living Organisms adlı kitabının “Evrim ve Doğal seçilim” bölümünü şöyle bitirir:

  1. Huxley ve diğer biyologların evrimin doğal seçilim mekanizması aracılığıyla işlediği teorisi, demografik gerçeklerin, genotiplerin bölgesel dalgalanması ve coğrafi dağılımların bir gözleminden başka bir şey değildir. Çoğunlukla ele alınan türler on binlerce sene hiç değişmeden kalmaktadır. Koşullara bağlı olarak meydana gelen dalgalanmalar, genlerin önceden değişmesiyle beraber ele alındığında evrime delil olarak kullanılamaz ve bunun en güzel delili de milyonlarca yıldır hiçbir değişikliğe uğramayan yaşayan fosillerdir. (2)

Doğadaki koşullar ne kadar çetin olursa olsun bu koşullara rağmen hayatta kalan canlılar yine aynı tür olarak yaşamlarına devam ederler. Bir ceylan ve onun bininci göbekten torunları, hızlı koşan çitalardan daha hızlı koşarak kaçsa da asla bir geyik haline gelmezler.

En önemlisi de Pierre-Paul Grassé’nin de belirttiği gibi bugün yaşayan canlıların bulunan tüm fosilleri, yaşayan halleriyle aynıdır. Fosiller, canlıların evrim geçirmediğini göstermektedir. Tüm canlılar Allah tarafından yaratılmıştır.

 

Evrimcilerin Güya “İlkel” ve “Gelişmiş” Olarak Belirttiği Canlılar Aynı Zaman ve Aynı Yerde Beraber Yaşıyorlar

Evrim Ağacı gibi evrim teorisi savunucuları, doğal seçilim sayesinde üstün türlere ulaşıldığını iddia etse de bilimsel deliller göz önüne alındığında bu iddia gerçeği yansıtmaz. Çünkü doğa, evrimcilerin güya basit ya da ilkel gördüğü demode canlılar ile doludur.

Örneğin bal arılarının yaşadığı bir yerde hemen yanı başlarında, bal üretemeyen, kusursuz petekler inşa edemeyen ve daha az sosyal olan yaban arıları da yaşar. Üstelik evrimcilere göre çoktan seçilime uğrayıp yok olması gereken yaban arıları, bal arıları gibi yüz milyon yılı aşkın bir süredir varlıklarını sürdürmektedirler.

İşte bu nedenle New York City Üniversitesi’nde Darwin tarihçisi olan Gertrude Himmelfarb haklı olarak şu soruyu sormaktadır:

“Niçin bu varlıklar hâlâ yaşıyor, niçin ölmediler? Doğal seçilim, yerini daha iyilerinin aldığı bu yetersiz modelleri niçin elemedi?” (3)

Doğada evrimcilerin sözde “demode” dediği canlıların, en gelişmiş modelleri ile yüz milyonlarca yıldır beraber yaşaması, evrimcilerin iddiasının aksine sadece daha yeterli olanların değil, daha az yeterli olanların da hayatta kaldığını göstermektedir. Bu gerçek de evrim teorisini tutarsız ve tuhaf hale getirmektedir. Doğadaki çeşitlilik ile ilgili bilimsel açıklama, yaratılıştır.

 

Evrimciler Organların Sözde Aşamalı Oluşumunu Açıklayamaz

Evrim teorisindeki bir diğer tuhaflık ise iddia edilen evrimleşme süreci ile ilgilidir. Evrimciler doğal seçilimin, seçilen her yeni özelliğin hayatta kalma mücadelesinde bireye açık yararlar sağlayan yavaş bir süreç olduğunu iddia ederler. Bilimsel delillerle zıt olan bu iddiaya göre, canlılardaki yeni organlar sözde zaman içinde küçük gelişimler ile ortaya çıkmaktadırlar. Ancak organ tam hale gelmeden önceki yüzlerce versiyonunun hiçbir şekilde fayda sağlayamayacağı açıktır. Bu durumda tam olarak işe yaramayan organ versiyonlarını taşıyan canlılar nasıl olup da daha avantajlı sayılabilmektedirler?

Evrimcilere soruyoruz; yarım bir organ neden doğal seçilimde elenip silinip gitmiyor da işe yaramadığı halde güya gelişmeye devam ediyor? Harvard Üniversitesi’nden Stephen Jay Gould bu ikilemi şu sözlerle dile getirir: “Yarım çene veya yarım kanat ne işe yarar ki? (4)

 

Bilinçli Seçilimle Bile Yeni Canlı Türleri Elde Edilemiyor

Charles Darwin’in canlı türlerinin birbirinden evrimleşerek ortaya çıkardığını sanmasına neden olan şey hayvan yetiştiriciliğinde şahit olduğu bazı gelişmelerdir.

1760’larda Robert Bakewell isimli bir İngiliz, bir dizi çiftleştirmeden sonra mevcut türlerden daha üstün niteliklerde sahip Dishley cinsi inek ve Leicestershire cinsi koyun türlerini elde etmişti. (5)

Kültürleme denen bu yapay seçilim yöntemi ile insanlar daha fazla et veren sığırlar, daha çok yünü olan koyunlar ya da daha çok taneli başaklar elde eder hale gelmişlerdi. İşte bu nokta Darwin, seçilim ile türler arası değişimin mümkün olduğunu sanmış ve seçilimin geniş bir zamanda yeterince sık tekrarlanırsa bir türün başka bir türe dönüşebileceği yanılgısına kapılmıştır. (6)


Halbuki, burada inek başka bir canlıya dönüşmemiş, yine inek olarak kalmış, sadece genlerinde zaten mevcut olan süt üretme özelliğini daha yoğun kullanmaya başlamıştır. Bu örneklerde bu canlılara kazandırılmış hiçbir yeni özellik yoktur, genlere yazılmış yeni bilgi yoktur. Çünkü bu, imkansızdır.

Darwin’den günümüze kadar gelen uzun zaman boyunca canlılar üzerinde yapılan tüm denemelerde, değil bir türün yeni bir türe dönüşmesi, mevcut canlıda fayda sağlayan tek bir yeni organ bile elde edilememiştir. Doğal seçilimin genlere yeni bir bilgi eklemek yönünde hiçbir etkisi yoktur.

Evrim Ağacı, 2018 Nobel Kimya ödülü konulu makalesinde “Evrim sayesinde molekülleri, tıpkı kedileri veya köpekleri yaptığımız gibi evrimleştirmek mümkün!” diyerek önce bir çarpıtma yapmış, sonra bu çarpıtmayı başka bir gerçek dışı iddiasını okurlarına inandırmak için kullanmıştır.

Evrim Ağacı, önce türlerin kendi içindeki sınırlı değişikliklerini bir evrim örneği imiş gibi göstermekte, sonra da bazı moleküler düzenlemeleri evrimin delili gibi göstermeye çabalamaktadır. Bu çarpıtma ve iddianın başlıca nedeninin ne doğada ne de insan eli ile yapılan denemelerde bir evrim örneğinin elde edilememiş olmasıdır. İnsanlar tarihin hiçbir döneminde ne köpekleri ne kedileri ne de başka bir canlıyı evrimleştirememiştir. Ancak evrim ağacı sanki kediler üzerinde denemeler yaparak köpeklerin elde edildiği gibi bir intiba yaratmaya çalışmaktadır.


Oysa köpekler üzerinde yapılan yapay seçilim çalışmaları ile küçük veya büyük, tombul ve zayıf, kısa veya uzun kuyruklu, kıvırcık veya düz tüylü, daha hızlı veya daha yavaş, daha saldırgan veya daha munis köpekler elde edilmiştir. Nihayetinde elde edilen hep bir köpek olmuştur. Köpek ne bir başka türe dönüşmüş ne de kendine üstünlük sağlayacak kanat gibi bir organa kavuşmuştur.

Dünyanın önde gelen antropologlarından Loren Eisley yapay seçilimin evrime delil olarak düşünülmesindeki yanlışlığı şu sözlerle ifade eder:

“Atların veya lahanaların kalitelerini yükseltmek için yapılan üretim şekli, sonsuz bir biyolojik sapkınlığa, yani evrime giden bir yol değildir. Bu tür yapay üretimlerin evrime bir kanıt olarak kullanılması gerçekten tuhaf bir durumdur.” (7)

Edinburgh Üniversitesi Genetik Bölümü̈ eski başkanı Douglas Scott Falconer türler üzerinde kullanılan uzun süreli seçme çalışmalarında uğranan başarısızlıkla ilgili olarak şunları söylemiştir:

“Bu evcil türlerde seleksiyon (seçme) yöntemiyle gerçekleştirilen daha verimli hale getirme operasyonları, türlerin doğal ortamdaki hayata dayanıklı olma özelliklerini azaltmaktadır.” (8)

Meyve sinekleri ile ilgili yapılan bir çalışmada sineğin göğsündeki kıllarının azaltılması, diğer bir çalışmada ise artırılması hedeflenmiştir. Sinekte ortalama 36 olan kıl sayısını 30 kuşak sonra 25’e kadar düşürmek mümkün olmuştur. Ama daha sonra kısırlık meydana gelmiş ve o seriden elde edilen sinekler nesil üretemez hale gelmişlerdir. İkinci deneyde ise ortalama kıl sayısı 36’dan 56’ya çıkarılmış; bu çalışmada da ilk deneyde olduğu gibi kısırlık baş göstermiştir. Evrim teorisinin ABD’de kabulü için büyük çaba evrimci biyolog Ernst Mayr bunun üzerine şu sonuca varmıştır:

Belli ki, seleksiyonla gerçekleştirilen zorlayıcı ıslahlar genetik çeşitliliğin kökünü̈ kurutmaktadır… Tek taraflı seleksiyon, genel uyumda (çevreye uyumda) bir düşüşe neden olmaktadır. Bu da neredeyse her üretim deneyinin baş belasıdır. (9)

Yani seleksiyon asla yeni bir tür meydana getirmez. Bir türün kendi içinde çeşitlenmesi ise ancak genlerindeki sınırlar dahilinde kalır. Türün kendi gen havuzundaki seleksiyonunda dahi aşırı zorlama olduğunda, kısırlık meydana geldiği için gelecek nesillere aktarım imkansızlaşmış olur. Özetle doğal seleksiyon, asla bir evrim mekanizması olarak öne sürülemez.

Evrim Ağacı’nın hatası, bilinçli seçilim sayesinde kısa sürede türlerde bazı değişimler yaratmanın mümkün olmasını sözde evrimin deliliymiş gibi sunmasıdır. Yapay seçilim ile elde edilen yeni canlılar her ne kadar öncekilerden farklı özelliklere sahip olsa da asla yeni bir canlı türü değildir ve yeni farklılıkların farklı bir tür oluşturduğuna dair tek bir vaka mevcut değildir.

Üstelik yapay (bilinçli) seçim ile bazı nitelikleri iyileştirilen türler zaman içinde çevrelerindeki zararlı değişimlere daha az dirençli hale gelmektedir. Bu durumda ister doğal yollardan isterse yapay yollardan olsun, sürekli seçme tekniği ile türlerde sınırsız bir gelişim sağlamak imkansızdır. Hatta seçilimin bir noktadan sonra devam ettirilmesi türleri geliştirmek bir yana hepten yok olmalarına yol açmaktadır.

Evrimi desteklemesini bekleyerek yaptıkları her deney, evrimin geçersizliğini ortaya koyarak yaratılış gerçeğini göstermiştir.

 

Doğadaki Mutasyonlar Geliştirmiyor, Sakat Bırakıyor veya Öldürüyor

Mutasyonlar, canlı hücresinin çekirdeğinde bulunan ve genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülünde, radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen bozulmalar ve kopmalardır. Evrim Ağacı gibi evrimi savunan dogmatik sitelerde mutasyonların evrimin hammaddesi olduğu ve doğadaki mutasyonlar sayesinde bir canlının zaman içerisinde bambaşka bir canlıya dönüştüğü iddia edilir.

Oysa mutasyonlar DNA’yı oluşturan nükleotidleri tahrip eder ya da yerlerini değiştirirler. Çoğu zaman da hücrenin tamir edemeyeceği boyutlarda birtakım hasar ve değişikliklere sebep olurlar. Bunun nedeni şudur: DNA çok kompleks bir düzene sahiptir. Bu molekül üzerinde oluşan herhangi rastgele bir etki organizmaya ancak zarar verir. Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan bunu şöyle açıklar:

Mutasyonlar küçük, rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu dört özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rastgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir. (10)


Evrim Ağacı “Mutasyonlar çoğunlukla zararlı olabilir. Zararlı olmayan mutasyonlar ise ya çok küçük etkilere sahip ya da hiçbir etkiye sahip olmayan mutasyonlardır. Ama çok nadir de olsa, DNA dizilimindeki değişiklik, organizma için yararlı bir etkiye sahip olabilir.” (11) diyerek mutasyonların canlılar üzerindeki büyük yıkıcı etkisini kabul eder. İhtimal olarak söylediği “yararlı bir etki” ise, tüm bilimsel delillere aykırı bir ifadedir.

Öncelikle yapılan araştırmalarda yeryüzündeki canlılığın bu kadar az mutasyon ile gelişmesinin rakamsal olarak imkânsız olduğu ortaya konmuştur (Bu konu aşağıda ayrıntıları ile açıklanmaktadır). Bunun da ötesinde yeni %1 oranındaki zararsız kabul edilen mutasyonların bile organizmalara zarar verdiği tespit edilmiştir.

Geçmişte, mutasyonların %99’unun zararlı, %1’inin etkisiz olduğu kabul edilmekteydi. Oysa yeni yapılan araştırmalar, DNA’nın protein kodlamayan bölgelerinde gerçekleşen ve bu nedenle de zararsız olduğu sanılan %1 oranındaki mutasyonların da uzun vadede zarar getirdiğini ortaya koymuş ve bu nedenle bilim adamları bu mutasyonlara “sessiz mutasyon” adını vermişlerdir. Açık ki mutlak zararlı olan mutasyonların mükemmel, uyumlu, simetrik, organları meydana getirebilmeleri imkansızdır.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından nükleer silahlar sonucunda oluşan mutasyonları incelemek için kurulan Atomik Radyasyonun Genetik Etkileri Komitesi’nin (Committee on Genetic Effects of Atomic Radiation) hazırladığı rapor hakkında evrimci bilim adamı Warren Weaver şöyle demiştir:

Çoğu kimse, bilinen tüm mutasyon örneklerinin zararlı olduğu sonucu karşısında şaşıracaktır, çünkü mutasyonlar evrim sürecinin gerekli bir parçasıdır. Nasıl olur da iyi bir etki -yani bir canlının daha gelişmiş canlı formlarına evrimleşmesi- pratikte hepsi zararlı olan mutasyonların sonucu olabilir? (12)

Mutasyonların evrim sürecinin baş aktörü olduğuna inanan evrimciler bu inançlarını ispatlamak için çok sayıda deney yaparak “faydalı mutasyon” örneği oluşturmaya çalıştılar. Bunların en meşhuru meyve sinekleri ile yapılan deneylerdir. Meyve sineklerinde gebelik süreleri çok kısa olduğu için uzun bir dönem mutasyon deneylerinde kullanılmış ve 60 nesil boyunca mutasyonun etkileri gözlemlenebilmiştir. Deneyde röntgen ışınları ile mutasyon oranları 15.000 kat arttırılmıştır. Kısacası bilim insanları meyve sinekleri üzerinde planlı–hesaplı mutasyonları peş peşe gerçekleştirerek laboratuvar koşullarında adeta bir evrim simülasyonu oluşturmaya çalışmışlardır. (13)


Üstteki iki kanat normal meyve sineğine ait. Alttakiler laboratuvar koşullarında yapılan mutasyon denemeleri sonucu oluşan kanatlar. Tüm mutasyon denemeleri gelişim bir yana meyve sineklerinin kanatlarının sakat kalmasına yol açmıştır.

Bu deneylerde meyve sineği sadece bozulmaya uğramıştır; ne farklı bir tür ortaya çıkmış ne de meyve sineğine herhangi bir kazanç sağlayan bir değişim elde edilebilmiştir. Örneğin normalde 2 kanatlı meyve sineği uzun uğraşlar sonucu 4 kanatlı hale getirilmiş ancak fazladan gelen bu iki kanat kendilerine bağlı bir uçuş sistemi ya da kaslar olmadığı için hiçbir işe yaramamıştır. Sonuçta sinek için sadece birer yük olmuşlardır. Dört kanatlı meyve sinekleri bu itibar ile sakattırlar. İşlevsiz olan fazladan kanatlar böceğin uçmasına engel teşkil etmektedir. Bundan dolayı, dört kanatlı sinekler çiftleşme zorluğu çekerler ve laboratuvarda dikkatlice muhafaza edilmedikleri sürece hemen ölürler. (14)

Ayrıca, burada da meyve sineğinin genlerine yeni bir bilgi eklenmemiş, sadece meyve sineğinin genlerinde zaten var olan kanat bilgisi kopyalanmıştır.

Bu arada şunu belirtmek gerekir ki; meyve sineğinde ikinci çift kanatlar laboratuvar koşullarında yapılan çok sayıda deney sonucunda oluşmuştur. Bu deneylerin birçoğunda garip gözlü, kör, bacağı kafasından çıkan sakat sinekler elde edilmiştir.

Dört kanatlı meyve sineğinin yapay olarak tutulan üç mutant türden laboratuvarda dikkatli şekilde üretilmesi gerekmiştir. Doğada sistemli ve düzenli hareket eden üç mutasyonu peş peşe görmek bir yana, tekini bile görmek imkânsızdır.


Fukushima’daki nükleer santral kazasından sonra o çevredeki pek çok canlı mutasyona maruz kalmıştır. Bu canlıların tekinde bir gelişme görülmediği gibi tamamı sakat kalmıştır.

Meyve sinekleri üzerindeki denemeler mutasyonun evrimcilerin iddia ettiği gibi canlıları daha gelişmişe ve mükemmele doğru geliştirmediğini açık bir şekilde göstermiştir. Mutasyonların net etkisi zararlı olmalarıdır. Mutasyonların sebep olacağı değişiklikler ancak Hiroşima, Nagazaki, Çernobil veya Fukushima’daki canlıların uğradıkları türden değişiklikler olabilir: Yani ölümler ve sakatlıklar…

 

Türler Arası Değişimi İmkânsız Kılan Engel: Genetik Bariyer

Bugün profesyonel üreticiler evrimin öngördüğü gibi mikro değişimlerin canlılarda makro değişimlere dönüşmediğini bilirler. Geçtiğimiz yüzyılın belki de en meşhur üreticisi, Luther Burbank’tır. Burbank, onca yıllık tecrübesi sonunda, görünmez bir kanunun tür içerisindeki muhtemel değişimin kapsamını sınırlandığını söylemektedir:

“Tecrübelerimden biliyorum ki, bir buçuk ile altı santimetre arasında bir erik yetiştirebilirim. Ama itiraf edeyim ki, bir bezelye kadar küçük veya bir greyfurt kadar büyük bir erik elde etme çabası başarıyla sonuçlanmayacaktır… Kısacası, muhtemel sanılan geliştirmelerin sınırları vardır ve bu sınırlar bir kanuna tabidir… Bu, ilk hale, yani ortalama (vasat) boyuta dönme kanunudur… Geniş çaplı deneyler daha önceden gözlemle tahmin ettiğimiz sonuçları onaylayan bilimsel deliller ortaya koymuştur. Yani bitkiler ve hayvanlar sonraki nesillerde vasat boyutlarına veya yapılarına geri dönmeye eğilimlidirler… Kısacası, tüm canlıları belirli bir sınırda bulunmaya zorlayan bir çekim kuvveti vardır.” (15)

Burbank’ın türler arası değişimi imkânsız olduğuna dair tecrübelerine dayanarak yaptığı tespit bugün “genetik bariyer” olarak isimlendirilen bilimsel bir gerçeklik olarak kabul edilmektedir.

Genetik bariyer, aynı popülasyon içerisinde yaşayan farklı türler arasındaki genetik izolasyon mekanizmasıdır. Bu düşünceye göre dünya üzerinde yaşamış ve yaşamakta olan tüm canlıların genetik yapısını koruyan bir mekanizma vardır. Bu sayede türler, kendi soyuna ait kalıtım bilgisini, nesiller boyunca sağlıklı bir şekilde aktarabilmişlerdir.

Fosil kayıtlarında, canlıların tarih boyunca neredeyse hiç değişiklik geçirmediği yani evrimleşmediği görülmektedir. İşte paleontolojinin ortaya koyduğu bu gerçeğin arkasında yatan genetik mekanizma; genetik bariyerdir. Örneğin 445 Milyon yıl yaşındaki at nalı yengeci fosilinin (16) günümüzdeki at nalı yengeçleri ile aynı olması bu bariyerin varlığı dolayısıyladır.

Gregor Johann Mendel’in esaslarını belirlediği kalıtım kanunlarına göre canlılar, ebeveynlerden gelen genlerin çaprazlanması ile tür içerisinde çeşitlenirler. Bu kalıtımın en temel kanunudur. Evrimci çarpıtmaların önüne geçmek için tekrar önemle vurgulamalıyız ki bu kanunda bir türden diğer türe dönüşüme söz konusu değildir.

Normal melezleme çalışmaları yakın zamanda iki tür arasında yapay yollarla üretim yapma çabalarına dönüşmüştür. Ancak bir türden diğerine yapay yollarla gerçekleştirilen gen aktarımı çalışmaları sonrasında çeşitli sorunlarla karşılaşılmıştır. (17)

Türler arası gen transferi çalışmalarında dört farklı kategoride sonuçlar elde edilmiştir. 1) İlk kategoride iki türün arasındaki üreme hücreleri arasında hiçbir uyum olmadığı için Farklı türlere ait sperm hücresi, dişinin yumurta hücresini hiç dölleyemez. Dolayısıyla yeni bir tür elde edilmesi daha baştan asla mümkün olmaz. Bazı deniz kestaneleri ilgili denemelerde başarısız kalınması buna örnek verilebilir.

2) Bazı türlerde ise döllenme gerçekleşir ve melez bir canlı zigotu oluşur ancak embriyo ya yaşamaz ya da türünü devam ettiremeyecek kadar ağır bir sakatlık içerir. Bu durum bazı semender türleri ile yapılan çalışmalarda gözlenmiştir.

3) Bazı türlerde ise yeni canlı türü doğar ve gelişir ancak bu yeni canlı kısır olur yani türün kendini üreterek çoğalması gibi bir durum asla söz konusu olmaz. Dişi eşek ile erkek atın çiftleşmesinden doğan katırların kısır olması buna örnektir. Katırlar kısır oldukları için çiftleşerek türlerini devam ettirme özelliğine sahip değildirler.

4) Bazı türlerde ise döllenme olur ve yeni nesil dünyaya gelir. Ancak sonraki nesillerde türlü genetik bozukluklar görülür. Bazı pirinç türlerini melezleme çalışmalarında bu durum gözlenmiştir.

Bu sonuçlar göstermektedir ki; birden fazla farklı türün yaşadığı aynı popülasyonda ise türler arası gen transferinin doğal yollarla yaşanması bilimsel olarak tamamen imkansızdır. Canlılar evrim geçirmemiş, Allah tarafından yaratılmıştır.

 

Kimyasal Evrim Yalanı

Evrim Ağacı “evrim, insan mühendisliğinden kat vat verimli” derken sanki insanlar sürekli yeni türlerin oluşumuna şahitlik ediyormuş gibi bir intiba vermeye çalışmaktadır. Evrimin verimli olduğuna dair iddia hem mikro alanda hem de makro alanda bilimsel gerçeklerle uyuşmamaktadır. Zira bilimsel deliller, doğada evrimin yaşanmadığını göstermektedir.

Evrim teorisi savunucularına göre bazı kimyasal maddeler hücrelerin yapıtaşlarını oluşturmuş sonra da bir şekilde bu yapıtaşları bir araya gelip organize olarak ilk hücreyi oluşturmuşlardır. Evrim ağacı bu süreci “4 milyar yıl kadar önce, yaklaşık 600 milyon yıl süren bir deneme-yanılma ve moleküler seçilim süreci sonucunda, cansız moleküllerden canlı yapıların evrimleşmesini mümkün kılmıştır” diyerek anlatmaktadır. Burada belirtilen uzun süreler, genetik yapının ne kadar kompleks (karmaşık) olduğunu bilmeyen herhangi bir okuru kolaylıkla yanıltabilir, okurun bu sürenin yeterli olabileceğini zannetmesine neden olabilir. Peki, acaba bu hikâyenin gerçek olma ihtimali var mıdır?

Sir Fred Hoyle, The Nature of the Universe (Evrenin Doğası) isimli eserinde, evrenin yaşının, gelişmiş memelilerin hayat süreçlerini düzenleyen 2.000 genin her birindeki çekirdek kodların böyle şansa dayalı bir evrimle gerçekleşmesi için yeterli olmayacağını söyler. Ona göre, bu rastgele mutasyonların uzunca bir sürede şans eseri olarak o kadar karmaşık bir ilişkiyi düzenlediğine, genetik kodları belirlediğine inanmak, tıpkı “bir kasırganın üzerinden geçtiği hurda yığınlarından gerekli malzemeleri toplayarak Boeing 747 uçağını monte edebileceğine inanmak” gibi bir şeydir. (18)

Canlılığın tesadüfler sonucu yoktan oluşması üzerine kafa yoran tek kişi şüphesiz Fred Hoyle değildir. Matematikçiler de bu konu üzerinde kafa yormuş mevcut zaman dilimi içinde bir dizi mutasyon sonucu evrimcilerin iddialarının gerçekleşmesinin mümkün olup olmadığını hesaplamalar ile tespit etmeye çalışmışlardır. Onların hesaplarına göre, şans eseri oluşumlar ve tesadüfi mutasyonlar sonucunda düzenli bir hayatın gerçekleşme olasılığı istatistiksel olarak “sıfır”dır.

İstatistik dünyasında 1/1030’dan sonraki alan “gerçekleşme ihtimali yok” olarak kabul edilir. (19)

Peki matematikçilere göre, evrimcilerin iddia ettiği basit tek hücreli bir canlının tesadüfen gerçekleşen mutasyonlarla oluşma ihtimali bu aralıkta mıdır? Olasılık hesaplarına göre tek hücreli organizma o kadar karmaşıktır ki, bu karmaşık yapının tamamen şans ve rastlantıyla bir araya gelme ihtimali 1/1078.436 olarak hesaplanmıştır (10’un yanına 78.436 tane sıfır koyulduğunda elde edilecek kadar ihtimalden sadece biri). (20)

Matematikçilere göre -ve diğer her aklıselim insanın kabul edeceği gibi- bu ihtimal “sıfır” olarak değerlendirilmektedir. Yani tek hücreli bir organizmanın şans eseri ortaya çıkma olasılığı hiç yoktur.

Nobel Ödülü̈ sahibi biyokimyacı Albert Szent-Gyorgyi, rastgele meydana gelen mutasyonların zamanla tüm canlıları kazara oluşturduğu açıklanırken söylenen “bütün bunların olması, bütün ihtimallerin denenmesi için yeterli zaman vardı” şeklindeki ifadeyi kabul edilemez bulduğunu söyler. (21)

Paris Üniversitesi’nden Dr. Marcel Schutzenberg, “Algoritmalar ve Neodarwinist Evrim Teorisi” başlıklı makalesinde bu konuyu kapsamlı bir biçimde incelemiştir (Ayrıca Bkz: Mathematical Challenges to the Neo-Danviııian Interpretatiorı of Evolution, Editör: R Moorehead & M. Kaplan, Philadelphia, Wister lnstitııte Press, 1967, s. 74-75). Schutzenberg şansa dayalı mutasyonların yeterli zaman içinde karmaşık canlı sistemler üretip üretemeyecekleri konusunda şu sonuca varmaktadır:

“Biz bunun makul olmadığına inanıyoruz. Bilgisayar programlarında rastgele değişimler yaparak böyle bir ortamın benzerini oluşturmaya çalışsak, değiştirilen programın ne hesaplayacağını görmek için bile hiçbir şansımızın olmadığını (1/101000’den daha az), sadece tıkanıp kaldığımızı görürüz.”

Şu ana kadar bahis konusu hesaplamanın tek hücreli bir organizma olduğunu hatırlatıp soralım; gelişmiş bir organizma için elde edilecek ihtimal acaba nedir?


  1. yüzyılın en önemli Darwinistlerinden olan Sir Julian Huxley, atın ortaya çıkış olasılığını on üzeri üç milyonda bir olarak hesaplamıştır. (22)

Bu ihtimalin anlamı; “bunun gerçekleşmesi imkânsız” demektir. Evrimin en son basamağına konan insanın ortaya çıkış olasılığının bu imkânsız anlamını taşıyan olasılıktan çok daha küçük olduğu, daha doğrusu imkânsızdan daha imkânsız olduğu matematiksel bir gerçektir.

Evrim Ağacı’nın varlığını iddia ettiği moleküler düzeydeki kimyasal değişimler tek bir hücreyi bile ortaya çıkarmakta yetersizdir. Sonuç üretme ihtimali 1078.436 ‘de bir olan bir mekanizmayı verimli olarak nitelemek bilimsel olarak imkansızdır. Evrim, mikro boyutta matematiksel olarak o derece verimsizdir ki evrimin en alt basamağındaki tek hücreli canlıyı bile üretememektedir.

İstatistikî hesaplamalar, bilimsel deneyler, paleontolojik bulgular tek bir gerçeği göstermektedir: Evrim asla yaşanmamış, tüm canlılar Allah tarafından yaratılmıştır.

 

Makro Evrim Yalanı

Makro alanda sözde “verimli” dedikleri evrimin aslında “var olduğunu” iddia edebilmek için bile evrimcilerin “ara geçiş formu” olarak isimlendirilen fosillere ihtiyacı vardır. Ancak milyonlarca fosil arasında hiçbiri ara-form özelliği göstermez. Ancak ve ancak bu hayalî ara formlar var olsaydı “şu canlıdan şu ara fosiller ile şu canlılar gelişmiştir; şu kadar ara geçiş fosili ve ondan gelişen şu canlılar vardır” şeklinde bir bilgi sunabilirlerdi. Çünkü bir sistemin “verimli” olduğunu söyleyebilmek için girdilerinin ve çıktılarının bilinmesi şarttır. Ancak ve ancak bu yapılabildiği takdirde çıktı ile girdi oranlanması suretiyle verimliliğin hesaplanabilmesi mümkün olur.

Evrim Ağacı, evrimin güya verimli olduğunu bir balık ile sözde ondan gelişmiş bir amfibiyen arasındaki türün ara fosillerini gösterebilseydi örneklendirebilirdi. Ancak böyle bir şey asla mümkün değildir çünkü fosil kayıtlarına göre türler durağandır, zaman içinde değişim göstermemektedir. Fosiller, canlıların evrim geçirmediğini göstermektedir.

Örneğin evrimcilerin yıllarca sürüngenlerin atası olduğunu iddia ettiği Coelacanth’ın Güney Afrika’da bulunan fosili günümüzde yaşayan 360 milyon yıllık Coelacanth ile aynı özelliklerdedir. (23) Bahsedilen yüz milyonlarca yıl boyunca bir canlıda değişim olmadığına göre, açık ki evrim asla yaşanmamıştır.

Böyle bir durumda evrimin verimliliğinden bahsetmek imkansızdır. Coelacanth haricinde diğer canlıların fosil kayıtlarında da bir türün diğerine dönüştüğünü gösteren ara geçiş formlarına ait fosiller asla bulunamamıştır. Bu durum evrimcilerin canlıların küçük değişimlerle birbirinden dönüştüğüne dair iddiasının gerçek olmadığını   göstermektedir. Sonuçta ne evrim vardır ne de evrimin verimliliği… Canlılar, Allah tarafından yaratılmıştır.

 

2018 Nobel Kimya Ödülünü Evrimin Delili gibi Sunmak bir Spekülasyondur

Nobel Kimya Ödülüne konu olan çalışmaların evrimin delili gibi sunulması bir spekülasyondan ibarettir. Bu spekülasyonu şöyle bir benzetme ile açıklamak mümkündür:

Hücredeki kimyasal yapıları ve organelleri çok sayıda mekanik ve elektronik parçalar olarak düşünün. Bir mühendisin planlı bir çalışma ile bu parçaları kullanarak çok sayıda küçük küçük radyolar yaptığını düşünün. Evrim Ağacı’nın yaptığı, bu küçük radyoların yağmur, rüzgâr, dalga, yıldırım gibi doğa olayları neticesinde harekete geçip uçağı oluşturduğu iddiasıdır. Uçağın hurdalıktan tesadüfen oluşmasının teknik olarak imkansızlığı bir yana, kurulan iddia mantıktan uzaktır. Bir mühendisin planlı çalışması sonucu imal edilen radyoların uçağın oluşum şekli ile bir ilgisinin olmadığı açıktır. Sadece metalik materyallerin ve kabloların aynı olması, bu saçma iddiayı mantıklı kılmaya yetmez.


Dolayısıyla organik yapılardan oluşan farklı canlılar üzerinde ilaç denemeleri yapılabiliyor olması gibi örnekler vermek evrimcileri sadece küçük düşürür. Tüm canlıların aminoasit gibi benzer materyallerden meydana gelmiş olmaları birbirlerinden türediklerini göstermez; aynı doğada yaşayan ve benzer şekillerde yaşamlarını sürdüren canlılar aynı materyallerden yaratılmışlardır. Yani fareler hücrelerden oluşurken kedilerin metallerden meydana gelmesini beklemek zaten saçmadır.

2018 Nobel Kimya Ödülü’nü evrimin delili gibi gösterme çabasındaki bir diğer aldatmaca ise yapılan çalışmalarda rol oynayan bilim insanı faktörünün ihmal etmektir.

Bilim insanları elde etmek istedikleri hedefe uygun materyalleri seçmekte, bunları dizmekte ve düzenlemekte, test etmektedir. Başarısız sonuçlar elenmekte ve istenen sonuçlar elde edilene kadar çalışma devam etmektedir. Bu çalışma şekli ve elde edilen sonuç aslında evrime değil, hücrenin ve diğer tüm canlıların üstün tasarım ile yaratıldığına işaret etmektedir. Aslında Evrim Ağacı da bu gerçeğin farkındadır. Nitekim makalede “Bu, tasarım illüzyonu yaratıyor olsa da (yani akıllı bir bilinç tarafından tasarlanmış gibi gözüken proteinlere erişilmesini sağlıyor olsa da), aslında tamamen doğal bir sürecin belirli özelliklere göre yönlendirilmesinin bir ürünüdür.” (24) diyerek yapılanın aslında evrim değil bir tasarım olduğunu itiraf etmiştir.


Son derece kompleks bir yapıya sahip olan hücre, yaşamasını üstün bir “bilgi”ye borçludur. Bu bilgilerin barındığı yer hücrenin genetik sistemidir. Bugün mühendislik alanının konusu olan kompleks özellikler, hücrenin genetik sistemindeki biyokimyasal kodlarla işlenmiştir. Alman Federal Fizik ve Teknoloji Enstitüsü’nün yöneticisi Prof. Dr. Werner Gitt’in bu bilgi ve kodlama konusundaki bilimsel tespitleri, hücredeki sistemlerin tesadüfen ortaya çıkamayacağını net bir biçimde ortaya koymaktadır:

“Bir kodlama sistemi, her zaman için zihinsel bir sürecin ürünüdür. Bir noktaya dikkat edilmelidir; madde bir bilgi kodu üretemez. Bütün deneyimler, bilginin ortaya çıkması için özgür iradesini, yargısını ve yaratıcılığını kullanan bir aklın var olduğunu göstermektedir… Maddenin bilgi ortaya çıkarabilmesini sağlayacak hiçbir bilinen doğa kanunu, fiziksel süreç ya da maddesel olay yoktur… Bilginin madde içinde kendi kendine ortaya çıkmasını sağlayacak hiçbir doğa kanunu ve fiziksel süreç yoktur.” (25)

Nobel Kimya Ödülü’nü alan insanlar, üzerinde çalıştıkları materyallerin barındırdığı bilgilere haizdirler ve bunları istedikleri gibi kullanabilmektedirler. Yani 2018 Nobel Kimya Ödülü’ne layık görülen çalışmalar doğadaki tüm canlıların tesadüfen oluştuğunu iddiasını gerçeklemekten son derece uzaktır. Canlıları ‘her şeyi bilen Yüce Allah’ yaratmıştır.

 

Evrim, Bilim için “Olmazsa Olmaz” bir Şart Değildir

Evrim Ağacı 2018 Nobel Kimya Ödülü ile ilgili makalede sözde evrimin bilim için olmazsa olmaz olduğunu iddia etmektedir.

Bugüne kadar evrim masalını doğrulamak adına -ilk hücrenin cansız yapılardan oluşma masalından, mutasyonların yeni canlı türleri doğurması masalına kadar- yüz binlerce çalışma onlarca yıldır bilim dünyasını meşgul etmektedir. Bunların hiçbirinde evrimin bilimsel bir gerçek olduğunu gösteren en ufak bir sonuç elde edilememiştir.

Yazıda bahsettiğimiz meyve sinekleri ile ilgili deneyler böyle sonuçsuz kalmış çok sayıdaki çalışmalardan sadece bir tanesidir. Büyük paralar harcanarak ve uzun zaman süren deneylerde bu canlılar olabilecek her türlü mutasyona milyonlarca kez uğratılmıştır. Ancak meyve sineklerinde tek bir faydalı mutasyon gözlemlenmemiştir. Gordon Taylor, bu konuda şunları yazar:

Bu çok çarpıcı ama bir o kadar da gözden kaçırılan bir gerçektir: Altmış yıldır dünyanın dört bir yanındaki genetikçiler evrimi kanıtlamak için laboratuvarlarda meyve sinekleri yetiştiriyorlar. Ama hala bir türün, hatta tek bir enzimin bile ortaya çıkışını gözlemlemiş değiller. (26)

Dört kanatlı meyve sineği, genetiğin gelişimi açısından insanlığa faydalı bilgiler sunmuştur.  Ancak bu canlı üzerinde yapılan mutasyon deneylerinin evrim için hiçbir kanıt sunmamaktadır. Meyve sineği, hücre veya onun içindeki materyallerin kullanılması ile elde edilen tüm yenilikler evrimin değil, diğer tüm canlılar gibi Allah’ın benzersiz yaratışının bir örneğidir.

Bu gerçeğe rağmen evrimci bilim adamları, mutasyonlar yolu ile dört kanatlı meyve sineğinin arka kanatlarında uçuş sistemi oluşturmaya çalışmışlardır. Ancak büyük zaman ve para harcanmasına karşın bu konuda başarısız olmuşlardır. (27)

Evrimi boş yere ispatlama çalışmaları, bilime ayrılan maddi imkanlar ve yetişmiş bilim adamlarının atıl kalan kapasitesi açısından büyük bir zarara yol açmakta ve bilim dünyasını oyalamaktadır.

Tüm bilimsel deliller yaratılışı göstermektedir.  Bilim insanları bu gerçeği kabul ettiklerinde, Allah’ın yaratma sanatını inceleme şevkiyle bilimsel araştırmalar hız kazanacak, bilim ve teknoloji son derece gelişecektir. Aksi olduğunda ise bilim insanlarının hem zamanı hem de maddi imkânları israf olmakta, bilimin ilerleme hızı kesilmektedir.

Her konuda olduğu gibi bilimsel alanda da uyulması gereken doğru yol, Allah’ın Kuran’da buyurduğu “yol”dur. Allah’ın bildirdiği gibi “Şüphesiz, bu Kur’an, en doğru yola iletir…” (İsra Suresi, 9) Kuran’da, sıklıkla bilimsel araştırmaların önemine vurgular yer almaktadır:

Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı? Göğe, nasıl yükseltildi? Dağlara; nasıl oturtulup-kuruldu? Yere; nasıl yayılıp-döşendi? (Gaşiye Suresi, 17-20)

 

Referanslar:

  1. Colin Patterson, “Cladistics”, Brian Leek ile Röportaj, Peter Franz, 4 Mart 1982, BBC
  2. Pierre Paul Grassé, “Evolution On Living Organisms: Evidence for a New Theory of Information”, Academic Press, Ocak 1978
  3. Gertrude Himmelfarb, “Darwin and Darwinian Revolution”, W. W. Norton, New York 1959, s.342
  4. Stephen J. Gould, “The Return of Hopeful Monsters”, Natural History, 86 June-July 1977, s. 24
  5. Aleksander Sandow, “Social Factors in the Origin of Darwinism”, The Quarterly Review Biology 13, 1938, s. 321
  6. Peter J. Vorzimmer, “An Early Darwin Manuscript: The ‘Outline and Drafl of 1 8 3 9 ”, Journal of the History of Biology, 8 (1 9 7 5 ), s. 215
  7. Norman Macbeth, Darwin Retried, Gambit Inc., Boston 1971, s. 35-36.
  8. Douglas S. Falconer, Introduction to Quantitative Genetics, Ronald Press, New York 1960, s. 186
  9. Emst Mayr, Arıimal Species and Evolution (Cambridge: Harvard University Press, 1963), s. 285-86.
  10. Geoffrey West, Charles Darwin: A Portrait, Yale University Press, New Haven 1939, s.334
  11. https://evrimagaci.org/mutasyon-evrimsel-surecin-hammaddesidir-443
  12. Warren Weaver, “Genetic Effects of Atomic Radiation”, Science, cilt 123, 29 Haziran 1956, s. 1159.
  13. L. Wysong, Creation-Evolutiorı Controversy (Midland, Mich.. lnquiry Press, 1976), s. 274
  14. Jonathan Wells, Bilim mi, Mit mi? Evrimin İkonları, Gelenek Yayıncılık, Ocak 2003,s.172-173
  15. Norman Macbeth, Darwin Retried, Gambit Inc., Boston 1971, s. 36
  16. https://www.sciencedaily.com/releases/2008/02/080207135801.htm
  17. Jane B. Reece, Lisa A. Urry, Michael L. Cain, Steven A. Wasserman, Peter V. Minorsky, Robert Jackson, Campbell Biology, Pearson Pub., 9th edition, 2010, ISBN 978-0321558237, s.489-491
  18. Walter Sullivan, “Creation Debate is Not Limited to Arkansas Trial”, The New York Times, 27 Aralık 1981, s. 48
  19. John R. Hadd, Evolution: Reconciling the Controversy, Kronos Press, New Jersey 1979, s.31
  20. A.g.e
  21. Szent-Gyorgyi, “The Evolutionary Paradox and Biological Stability”, Molecular Evolution: Prebiological and Biological, (ed) D. L. Rohlfing & A. I. Oparin, Plenum Press, New York 1972, s. 111
  22. Gary E. Parker, Creation: The Facts of Life, Creation Life, San Diego 1980, s. 35
  23. http://www.geologypage.com/2015/09/africas-earliest-coelacanth-have-been-found-in-a-360-million-year-old-fossil.html
  24. https://evrimagaci.org/2018-nobel-kimya-odulu-evrimin-kimya-alanindaki-uygulamalarina-verildi-7413
  25. Werner Gitt, “In the Beginning Was Information”, CLV, Bielefeld, Germany, s.107, 141
  26. Gordon R. Taylor, The Great Evolution Mystery, New York, Harper & Row, 1983, s. 48
  27. http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0960982206001175

Hiç yorum yok