Breaking News

Beyin En Üstün Bilgisayar


 20. yüzyılın iletişim mucizesi sayabileceğimiz internet, birbirlerine bilgisayarlarla bağlı sayısız kullanıcının, kablolar yoluyla anında haberleşmesine imkân sağlayan küresel bir ağdır. Bilgisayarınızdan yolladığınız mesaj şifrelendikten sonra, ayrı bir dile çevrilerek karşı taraftaki alıcının bilgisayarına kablolar üzerinden elektrik yoluyla iletilir. Siz de dünyanın her yerinden gelen bu mesajları taşıyan kablolarla, bulunduğunuz yerden tüm bilgileri inceleyebilir, her birine hakim olabilir ve istediğiniz şekilde yönlendirebilirsiniz.


Bu resimde gördüğünüz şema Tayland’daki insanların internete bağlanabilmesi için gerekli organizasyonu temsil ediyor. Biraz karmaşık görünüyor değil mi? Peki acaba yeryüzündeki en karmaşık iletişim şebekesi bu mu? Bakalım bilim adamları bu konuda ne diyor?

 

New York Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden sinirbilimci Rodolfo Llinas, hareket eden tüm canlıların vücutlarında elektrik olduğunu söyleyerek şunları ifade etmiştir:

Bizi biz yapan, mesajları yeterli hızda taşıyan tek şey elektriktir… Düşüncelerimiz, yürüyebilmemiz, görmemiz, rüya görmemiz tüm bunlar temel olarak elektrik sinyalleri tarafından yönlendirilip organize edilmektedir. Bunlar bir bilgisayarda meydana gelenlerle benzerlik göstermektedir, fakat çok daha mükemmel ve komplekstir.

 

Beyin ve Bilgisayar

Birçok kişi işlevleri nedeniyle beyin ile bilgisayarları birbirine benzetir. Aslında insan beyni ile bilgisayarlar arasında büyük farklılıklar vardır. İyi donanımlı bir bilgisayarla yazı yazabilir, hesaplama yapabilir, görüntü ve ses algılayabilir hatta seslendirme bile yapabilirsiniz.

Bunların hepsinin beyninizi kullanarak da yapabilirsiniz. Üstelik tat ve koku da alabilir, dokunabilir, yeni şeyler öğrenebilir öğrendikleriniz üzerinden yorum da yapabilirsiniz. Üstelik tüm bunları yapmanıza vesile olan beyniniz 1.5 kilo bile değildir.

Bilgisayarlar için sesli komut alma ve yazı okuma yeteneği oldukça yeni özellikler. Şu an beynimiz bu konularda da bilgisayarlara göre oldukça üstün. Bir kısmının pilleri de olsa tüm bilgisayarlar elektriğe, daha doğrusu elektrik santrallara muhtaçtır. Beynimiz ise tüm hizmetini su ve biraz gıda ile sürdürür. Bilgisayarlar kısa sürede demode kalıyorlar, beynimiz ise bir ömür boyunca tüm ihtiyaçlarımızı karşılıyor. Onları asla upgrade etmek zorunda kalmıyoruz.

En önemlisi ise bilgisayarlar neye programlarsanız o işi yapar., beynimiz ise kendini geliştirebilir. Bir gün çok iyi şarkı söylerken, ertesi gün gayet iyi resim yapmayı ya da matematik problem çözmeyi öğrenebilirsiniz.

Peki, beynimizi bu kadar üstün kılan yapı nedir? Gelin şimdi de kısaca buna bir bakalım.

 

Beynimizin Temel Birimi: Sinir Hücreleri

Beynin temel birimi, ‘nöron’ olarak adlandırılan sinir hücreleridir. Her bir hücre, milimetrenin yüz binde biri kadar bir çapa sahiptir. Beyinde 100 milyar sinir hücresi bulunur ve her bir sinir hücresi de 10 bin adet sinir hücresi ile temas edebilir.

Resim04 Sinir Hücresi

Vücudumuzdaki sinir hücrelerinin birbirlerine temas ettikleri noktaların sayısı, 100 trilyon civarındadır. Bu sayı, ABD’nin yarısını kaplayacak kadar büyük bir ormandaki ağaçların yaprak sayısına denktir. Bu rakamın ne kadar ihtişamlı bir yapıyı yansıttığını başka bir örnekle sizlere anlatayım.


Nörokimya dalında uzman olan Prof. Susan Greenfield, İnsan Beyni adlı kitabında, beyindeki bağlantıların sayısına şu ifadelerle değinmektedir:

Beynin dış katmanı olan korteksi ele alalım. Bu dış katmandaki nöronlar arasındaki bağlantıları, saniyede bir bağlantılık hızla saymaya kalkarsak, otuz iki milyon yıl sürer! Sadece korteksin içindeki bağlantılardan oluşan farklı bileşimlerin sayısı ise, tüm evrendeki artı yüklü parçacıkların sayısını aşacaktır!

Yetişkin bir insanın beyninde bulunan sinir hücrelerinin uzunluğu 160 bin km.’den fazladır. Bu hat Ankara – İstanbul arasını 355 defa kat edecek kadar uzundur.

Sinirlerin temas noktalarını elektrik anahtarı gibi düşünürsek, beynimizin içine tam 100 trilyon elektrik anahtarının sığdığını söyleyebiliriz. Bir elektrik anahtarı için iki durum söz konusudur: Anahtar ya açıktır ya da kapalı. Oysaki yaşamımızın her anında, vücudumuzdaki sinirlerde bu ikisinin arasında bir durumda yaşanır. Yani aslında beynimizde 100 trilyon elektrik anahtarından fazlası vardır. Peki, herhangi bir anda, mesela yemek yerken ya da hiç bir şey yapmadığımız bir anda mesela uyuduğumuzda sinirlerimizin ne kadarı faaldir?

 

Beynimizdeki Muhteşem Kapasite

Hiçbir iş yapmadığımız bu anda bile beyin hücrelerimizin yüzde onunda yani tam bir milyar hücremizde ateşleme yapılır. Üstelik her bir ateşleme saniyede tam 100 defa tekrarlanır. Elbette ki bu muazzam bir faaliyettir.

Uyuduğumuz sırada bedenimizdeki faaliyetler devam eder. Biz uykudayken yediğimiz yemeğin sindirimi için midemizde asit salgılanmakta, vücudumuzdaki su miktarı ya da kan basıncımız ayarlanmakta, vücut ısımız sabit tutulmaya çalışılmaktadır. Bu arada beynimiz bir yandan nefes alıp vermemizi düzenleyerek vücudumuzdaki her hücrenin ihtiyacı olan oksijeni temin ederken, öte yandan kalp atışlarımızı da ayarlamaktadır. Tüm bunlar için de birbirinden karmaşık bir sürü işlem tüm hızıyla sürdürülmektedir. Sonuçta her saniye, beynimizde 1015 (1 trilyar) sinyalin ya da hesaplamanın işlemi yapılmaktadır.

Okunaklı olacak büyüklükteki harflerle yazdığınız bir sayfalık yazıyı yazıcıdan çıkarıp sayarsanız metnin ortalama 300-400 kelime kadar tuttuğunu görürsünüz. Dünyanın en büyük kütüphanelerinden biri olan ABD Kongre Kütüphanesindeki 20 milyon cilt kitapta ise yaklaşık 22 trilyon kelime vardır. Bilim adamları beynimizin bilgi kapasitesinin tam 27,5 trilyon kelimeye denk geldiğini düşünüyorlar. Yani tek bir beynin içine ABD Kongre Kütüphanesindekinden daha fazla bilgiyi sığdırmak mümkündür.

resim08 Tablo

Şimdi içimizden bazıları ki bunlar çok fazla kitap okumuş kişiler olabilir, akıllarında yüzlerce adres, isim ve telefon numarası bulunuyor olsa da bu kadar bilginin beyinde var olamayacağını düşünüyor olabilir. Böyle düşünen varsa, zihnimizde bir imgenin, örneğin tren imgesinin oluşması için bilmemiz gereken bilgilerin neler olduğunu kısaca aklından geçirsin. Kalem, elbise, elma gibi her an her yerde gördüğünüz ve çok iyi bildiğiniz her objenin, günlerin ya da ayların isimlerinin, renklerin de birer bilgi olduğunu düşünürseniz beynimizin ne kadar çok bilgi depoladığını daha iyi fark edebilirsiniz. Üstelik gün içinde karşımıza çıkan her şeyde, her zaman için yeni bir bilgiyi zihninize ekleme kapasitesine sahip olduğunuzu da unutmayın.

Bilinçli bir şekilde edindiklerimizin dışında da bilgiler vardır. Bunların yeri vücudumuzdur. Yaptığımız her harekette bu bilgiler devreye girer. Örneğin sadece yazı yazmak için vücudumuzda gerçekleştirilen işlemlerin sayısını yüzlerle ifade edebiliriz. Bir yandan çayımızı içip diğer yandan gazeteye göz gezdirirken beynimiz; elimiz, midemiz, ağzımız ve gözümüz ile ilgili milyonlarca bilgiyi listelemekte, bunlar gerektiği zaman, gerektiği yerde ve yeteri miktarda işlenmektedir.

Beynimizdeki 100 trilyon bağlantının her biri tam olması gerektiği yerde ve şekildedir. Bir an düşünün bu eşsiz düzen olmasaydı ne olurdu?

Sonuç tam bir karmaşa olurdu ve hayat hiç başlamazdı.

Her Şey Yerli Yerinde…

Bu ihtişamlı yapı bizim daha annemizin karnında olduğumuz bir dönemde, 5. ayda oluşur. Hem de olağanüstü bir hızla. Annemizin karnında iken dakikada yaklaşık 500 bin yeni sinir hücremiz oluşur. Yani siz beni dinlerken tam şu anda annesinin karnında olan bir bebekte binlerce yeni sinir hücresi meydana gelmektedir. Bunlar, düzensiz bir hücre yığını değildir. 100 milyar hücrenin her biri gelişimleri sırasında gidebileceği sayısız yer varken sadece doğru olan yere gider ve burada tam olarak bağlantı kurması gereken hücreleri bulur ve bunlarla sayısı 10 binleri bulan bağlantılar yapar. Elbette ki her bir hücrenin hangi hücrelerle nasıl bağlantı kuracağı ise önceden belirlenmiştir. Aksi halde beyin hiçbir işlevini yerine getiremezdi. Acaba hiçbir aklı ve şuuru olmayan hücreler nereye gideceklerini, hangi hücrelerle nasıl bağlantı yapacaklarını nereden bilmektedirler?

Elbette en ufak bir hata barındırmayan bu kadar detaylı bir tasarımın, aklı olmayan hücrelerin aldıkları ortak kararla oluştuğunu öne sürmek mantık dışıdır; çünkü bu hücrelerin beyinleri veya düşünme becerileri yoktur. Açıkça görülmektedir ki, vücudumuzda korunup kollanan bir denge ve düzen vardır. Her bir hücre bir kader üzerine yaratılmış ve bir emir doğrultusunda hareket etmektedir. Bu kusursuz düzeni şüphesiz, irademiz dışında, her an Yüce Allah yaratmakta ve bizi korumaktadır.

“Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. And olsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisi’nden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim’dir, bağışlayandır.” (Fatır Suresi, 41)

Peki, trilyonlarca bağlantı eksiksiz bir şekilde nasıl gerçekleşir? Örneğin görme olayını ele alalım: gözün ışığa hassas sinir hücrelerinin aksonları, görebilmemiz için beynimizin arka kısmındaki görme merkezine biz doğmadan ulaşmak zorundadır. Gözün retina denen ve sinir hücrelerini barındıran tabakasından yola çıkan her sinir ilerler ve göz sinirlerinin yani aksonların çaprazlaştığı yere gelir. Sinirler burada X şeklinde çaprazlaşırlar. Bu durumda her bir sinirin önünde 3 seçenek bulunur. Buna rağmen beynimize sinyaller gönderen milyonlarca akson nasıl olur da her zaman doğru seçeneği seçer, hiç yanlış yola sapmaz? Çünkü milyonlarca aksondan her birinin gideceği adres önceden belirlenmiş ve yolculuğu koruma altına alınmıştır. Nitekim uzun bir yolculuktan sonra, beynimizin arka kısmında bulunan görme kabuğundaki milyarlarca hücre arasından, her biri bağlantı yapması gereken hücreyi bulup sadece onlarla bağlantı yapar.

Bu, Türkiye’den yola çıkan herhangi bir kimsenin ilk defa gittiği Amerika’daki bir adresi; gören gözleri, işiten kulakları ve yanında adres, harita ve pusula gibi yardımcıları olmaksızın hiç şaşırmadan bulması gibidir. Oysa aksonların bu uzun yolculukları verdiğimiz örnekten daha da zorludur. Bunun nedeni hücreler arası ortamın ilerlemeye elverişli olmamasıdır. Peki, nasıl oluyor da bu zorluklara rağmen aksonlar hiçbir sekteye uğramadan yollarına devam ediyorlar?


Beyinden kaslara ve diğer organlara mesajlar gönderen ve bu mesajları beyne geri ileten sinir liflerinin dışı yağlı özel bir madde ile kaplanmıştır. “Miyelin” isimli bu yağlı doku, sadece sinir liflerini korumakla kalmaz, aynı zamanda bu liflerin elektrik uyarılarını iletmelerine de yardımcı olur. Miyelin tıpkı elektrik kablolarının etrafındaki iletken olmayan plastik yalıtım malzemesi gibi görev yapar. Elektrik kabloları hem dokunanların zarar görmemesi, hem de elektrik kaçağı yapıp güç kaybına sebep olmamaları için yalıtılırlar. Eğer miyelin maddesi olmasaydı ya elektrik sinyalleri çevredeki dokulara sızarak mesajı bozacak ya da vücuda zarar verecekti. Ayrıca bu yalıtım maddesi iletkenliği büyük ölçüde artırarak, sinyalin daha hızlı hareket etmesini sağlar. Miyelinle kaplı olmayan sinirler uyarıları saniyede 1-2 metre hızla iletirken, miyelinle kaplı sinirler uyarıları saniyede 100 metre hızla iletirler.

Beyniniz de vücudunuzun 250.000 mm2’lik kısmını kaplayan 100 milyardan fazla sinir hücresini, internet üzerinden sürekli iletişim halindeki bilgisayarlar gibi kullanır. Ancak John Horgan’ın Bilimin Sonu adlı kitabında da ifade ettiği gibi “İnternet gibi bir sistem bile beyinle karşılaştırıldığında kıyas edilmeyecek derecede önemsiz ve cüzidir.” Çünkü 100 milyardan fazla sinir hücresinin her biri 100.000 kadar bağlantıya sahiptir. Her saniye trilyonlarca elektrik sinyali nöronların arasında saatte 400 km hızla ilerler; labirent benzeri karmaşık yollarda gezip dolaşır.

 

Beyin Nasıl Ortaya Çıktı?

Yazımızda beynimiz ve sinir sistemimizi sık sık bilgisayarlarla, internetle kıyasladık. İnternet ve bilgisayarla ilgili herkesin ittifakla söyleyebileceği bir şey var o da; “Bunların üstün insan zihninin ürünü olduğu” Ancak soru “insan zihni nasıl ortaya çıktı?” olunca farklı cevaplar ortaya çıkıyor. Gelin şimdi isterseniz buna bir bakalım:  ilk görüş yalnız insan beynin değil, tüm canlıların arka arkaya gelen ve tamamen tesadüfi etkenlerle gerçekleşen bir gelişimin sonucunda ortaya çıktığını iddia eder ve kısaca Evrim Teorisi olarak adlandırılır. İkinci ve doğru olan ise insanın ve beyninin diğer tüm canlılar gibi bir kerede, eksiksiz olarak, yoktan var edildiğidir. Evrim teorisi bilimsel olarak geçersizliği kanıtlanmış bir teoridir. Evrimcilerin canlıların ortaya çıkışıyla ilgili iddialarını kanıtlayacak tek bir tane bile delil yoktur. Bu nedenle kendi delillerini kendileri oluşturma yöntemine başvurmaktadırlar. Şimdi evrimcilerin yaptıkları sahte delillere bir örnek verelim.

1922’de, Amerikan Doğa Tarih Müzesi müdürü Henry Fairfield Osborn, Batı Nebraska’daki fosili bulduğunu açıkladı. Bu fosil, iddiaya göre, insan ve maymunların ortak özelliklerini taşımaktaydı. Çok geçmeden fosile “Nebraska Adamı” adı verildi. “Bilimsel” ismi de hemen takıldı: “Hesperopithecus haroldcooki”. Bulunan fosile dayanılarak Nebraska Adamı’nın kafatası ve vücudunun rekonstrüksiyon resimleri çizildi. Hatta daha da ileri gidilerek Nebraska adamının, eşinin ve çocuklarının doğal ortamda ailece resimleri yayınlandı. İlginç olan tüm bu çıkarımların sadece ve sadece tek bir dişten yapılmış olmasıydı. Ancak 1927’de iskeletin öbür parçaları da bulundu. Bulunan yeni parçalara göre bu diş ne maymuna ne de insana aitti. Dişin, “prosthennops” isimli yabani Amerikan domuzunun soyu tükenmiş bir cinsine ait olduğu anlaşıldı. William Gregory, bu yanılgıyı duyurduğu Science dergisinde yayınladığı makalesine şöyle bir başlık atmıştı: “Görüldüğü kadarıyla Hesperopithecus ne maymun ne de insan.” Sonuçta Hesperopithecus haroldcooki’nin ve “ailesi”nin tüm çizimleri alelacele literatürden çıkarıldı.

Resim13 Nebraska Adamı

Evrimcilerin insanın ilkel atası ile ilgili iddialarını doğrulayacak tek bir bilimsel delile sahip değildir. Bu nedenle sık sık bilimsel sahtekârlıklar yapmaktan sakınmazlar. Resimdeki sözde ilkel insanlar bir domuz dişinden yola çıkılarak çizilmiştir.

Evrim teorisinin iddialarında tüm gelişmeler bir doğal bir nedene dayandırılır. Peki, acaba onlara göre ilkel olarak nitelendirdikleri maymun beynini gelişmiş insan beynine düşüren neydi? Evrimcilerin bu konudaki tezi oldukça ilginçtir. İddialarına göre, insanların karmaşık aletler yapmayı ve konuşmayı keşfetmesi, daha yüksek seviyede düşünmesine neden olmuş ve daha yüksek seviyede düşünmek de beynin büyüyüp gelişmesini sağlamıştır. Bu açıklama tam bir kısır döngüyü içermektedir: Hangisi önce olmuştur; artan düşünme kapasitesi mi, yoksa beynin kapasitesi mi? Bugün, insan zekâsı ile ilgili bazı gülünç materyalist iddialar vardır. İlk insanın beyninin “piştiği, güneş altında çok dolaştığı için zarar gördüğü” bu iddialardan biridir. Sözde beyin, bu hasarı gidermek için yeni nöronlar üretmiştir. Hayali atalarımız güneşin altından çekilince (belki de şapka takmaya başlayınca!) beynin tamamı tekrar çalışmaya başlamıştır.


Bir bilgisayar, belli işlemleri gerçekleştirmek üzere düzenlenmiş elektronik parçalardan oluşur. Yapım aşamasını görmesek de, bilgisayarın bu amaca uygun olarak elektronik konusunda bilgi sahibi bir bilgisayar mühendisi tarafından tasarlandığı açıktır. Akıl sahibi hiçbir insan, parçaların gelişigüzel etkilerle birleşerek ortaya çıktığını iddia etmez. Beyin ise bilgisayardan çok daha büyük işlem kapasitesine sahip bir tasarım harikasıdır. Dolayısıyla biz bu tasarıma bakıp, beynin bir yaratıcısı olduğunu ve ilminin genişliğini kavrayabiliriz.

Görüldüğü gibi evrim teorisinin mantık dışı ve tutarsız iddiaları beynimizin varlığını ve karmaşık yapısını asla açıklayamamaktadır. Doğadaki diğer tüm tasarımlar gibi, insan beyni de tesadüfi gelişmelerle ortaya çıkmamıştır. Onu, sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah yaratmıştır:

“Allah, herşeyin Yaratıcısı’dır. O, herşey üzerinde Vekil’dir. Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Allah’ın ayetlerine (karşı) inkar edenler ise; işte onlar, hüsrana uğrayanlardır.” (Zümer Suresi, 62-63)

 

Yazar / Op. Dr. Hüsnü Erel Aksoy

Hiç yorum yok